Öz yönetim direnişlerinin bize anlattıkları…

- Fatma KOÇAK
287 görüntüleme

OZ YONETIM-YURUYUSU-DERIKÖncelikle şunu söylemek gerekir, bugün Kürdistan’da sömürgeciliğe karşı daha önce denenmemiş yöntemlerle bir başkaldırı gerçekleşiyor. Bu başkaldırının sonuçlarını şimdiden değerlendirmek hatalı olur. Ortadoğu’da iki ana eksenin savaşına, 21. yüzyılın olanakları ile yakından tanıklık ediyoruz. Eksenin bir tarafında, ulus devletin ortaya çıkardığı köhnemiş değerleri korunmayı ve ataerkil devlet geleneğinin sürekliliğini sağlamayı amaçlayan egemenler ve savaş aygıtlarıyla yürüttüğü politikaları var. Bunun karşısında ise egemen güçlerin toplumlara dayattığı, “deli gömleği” içine hapsolmuş yaşamı artık sürdürmeyeceklerine dair devrimsel karar ve hamlelerini beyan ederek var olma savaşı verenler duruyor.

Kuzey Kürdistan şehirlerinde bugün sürdürülen öz yönetim direnişlerine geçmeden önce, Rojava’da geliştirilen özerk kantonal yapıya ve bu yapının bir kazanımı olarak ilan edilen federal sisteme değinmek gerekiyor. Rojava’nın elde ettiği başarı, egemenler için “tehlike çanları” demek. Rojava’da halkların oluşturduğu sistem, 1940’lardan bu yana temel mücadele araçlarını (silahlı mücadele yürüten örgütler hariç) öz savunma dışı yöntemlerle egemen devletlerin eline bırakan toplumun temel muhalif dinamiklerine de yeni bir umut sunmuş oldu. Bunu, toplumu oluşturan tüm kesimler için ayrı ayrı ele almak farklı bir yazının konusu. Ancak, Rojava’nın kadınlara kattığı değerleri ele alacak olursak, en kestirme tabirle kadın devriminin sistem içi mücadele araçlarının çok ötesinde bir mücadele gerektirdiğini tekrar hatırlattı diyebiliriz. Kadının Ortadoğu’da yaşamın öznesi olabilmesi için öncelikli olanın, – hukuk, insan hakları, kadın hakları, iş, ev içi emeğin korunmasının yanı sıra – can güvenliği ve onurlu bir yaşam hakkını elde etmek olduğunu hatırladık.

srnk-19-10-15-idil-yeni-mahalleye-polis-saldirisi2Eril sistemin en küçük birimi olan aile içinde, bu sistemin maskeli hali olan devlet karşısında ve son olarak eril sistemin en maskesiz, en doğrudan hali olarak karşımıza çıkan DAİŞ saldırıları/istilası/vahşeti karşısında can güvenliği olmayan kadınlar, öncelikle kendilerini ve yaşamlarını korumalıydı. “Nasıl yapmalı?” sorusuna verilen en yalın yanıt, Kobanê’deki kadın mücadelesi oldu. İnsanca yaşam hakkı tehlikeye girdiğinde, bu tehlikeyi bertaraf etmenin en vazgeçilmez yolu öz savunmaydı ve bu en fazla da kadınlar için gerekliydi.

‘Bu hendeğin arkasında bir fikir var’

Tüm dünyadaki kadınlar için yeni bir tartışma alanı olan öz savunma, Kuzey Kürdistan’daki kadınlar için de zorunlu bir ihtiyaçtı. Yaşamını, evini, çocuğunu, mahallesini, kentini korumak için örgütlenen kadınlar, örgütlü mücadelenin en belirgin olduğu yerlerde bu temelde bir araya geldiler.

Cizîr (Cizre), Sûr (Sur), Sılopıya (Silopi), Farqîn (Silvan), Gever (Yüksekova), Nisêbîn (Nusaybin), Dêrika Çiyayê Mazî (Derik), Kerboran (Dargeçit), Şirnex (Şırnak), Gimgim (Varto) gibi Kürdistan kentlerinde öz yönetimlere aktif katılan kadınlar, öz savunma temelinde örgütlendi ve mahalle savunmaları için ilk deneylerini oluşturdu.

Cizre, tarihsel arka planı olan direniş geleneği nedeniyle bu örgütlenmenin en kolay hayat bulduğu merkezlerden biri oldu. Bu nedenledir ki “hendek” gibi tek kelimeyle  basitleştirilmeye çalışılan öz savunmaya “Bu hendeğin arkasında bir fikir var” diye yanıt verdi ve ilk başkaldırısını 2015’in Eylül ayında gerçekleştirdi. Botan’ın gücünü ve kadınların öncülüğünü, direnişin daha ilk günlerinde gören AKP, DAİŞ yöntemlerini Kuzey Kürdistan’a taşıdı. Aralık ayında başlayan ikinci dalga saldırıda korku dalgasını hakim kılmaya çalıştı. Adeta fethe gelmiş, yüzleri maskeli özel savaş orduları, karşılarında direnişin en naif sesleri olan Asya Yüksel ve Pakize Nayır’ı buldular.

Pakize her fırsatta seslendiği kamuoyuna “İnanın, Botan kazanırsa insanlık kazanacak” diyordu. Yine emekle yoğurulmuş öncülüğü ile Asya Yüksel, bir yandan sokak sokak gezerek halkın sorunlarıyla ilgilenirken, diğer bir yandan da kıran kırana bir direnişin yaşandığı kentte yaralıları tedavi ediyordu. Tıpkı adı hâlâ bilinmeyen ve cenazeleri henüz bulunamayan onlarca kadın gibi…Untitled-1

Her bir sokağında kahramanlık hikâyesi var

Kadın eksenli Botan direngenliğine karşı, topluma korku yaymaya çalışan eril vahşetin soykırım saldırıları aylarca sürdü. Botan, bu direniş günleriyle dünya tarihine yeni bir sayfa olarak eklendi. En sıradan insanların bile birer kahramanlık hikâyesi yazdığı kentte, sokak sokak, ev ev direnişe katılanlar devletin intikam harekâtı ile katledildiler. Devlet öncelikle evini terk etmeyen sivilleri hedef aldı ve birçok insan kapısının önünde, bahçesinde, avlusunda vuruldu.

Öz yönetim alanlarını korku iklimi ile teslim almaya çalışan Saray’ın savaş güçleri, kendilerine verilen sınırsız yetki ile ilham aldıkları DAİŞ çeteleri gibi kentte canlı olan ne varsa yok etmeye giriştiler.

Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Asya Yüksel, tam da bu günlerde kamuoyuna seslenirken, “Siz Cizre’yi tanımıyorsunuz, asla diz çöktüremeyeceksiniz” diyordu. ‘Birinci, ikinci, üçüncü vahşet bodrumları’ olarak tarihe geçen bodrumlarda, en barbar, en çirkin savaşlarda dahi görülmeyen bir şekilde çoğu yaralı ve aralarında 50’den fazla kadının bulunduğu 200 kişi yakılarak ve kurşuna dizilerek katledildi.

Bu ruhu nasıl anlamak gerekir?

Bir kenti, toplumun davranış kalıplarını, tarihten bugüne oluşan bellek ve bu belleğin yaşamda karşılığı olan ideolojik zemin belirler. Botan halkı, kendi tarihini ve işgalci gerçekliğini her zaman belleğinde diri tutmuştur. “Cizre’deki vahşet tablosuna rağmen ölümün geleceğini bile bile teslim olmayan bir iradeyi nasıl okumak ve bu ruhu nasıl anlamak gerekiyor?” sorusuna verilecek yanıtın kaynağı işte bu hakikattir. Devlet denen aygıtı, bütün kirli ve zalimane yöntemlere rağmen yaşam alanlarına sokmayan geleneği ölümle korkutmak beyhude bir çaba olmaktan öteye gidemezdi.

İşgalciye beyaz bayrak açmadılar

Cizre, Silopi, Hezex (İdil) ve şimdi Şırnak’ta yani Botan’da kazılan hendekler, bin bir emekle tuğla tuğla örülen barikatlar, bize uzun süredir unuttuğumuz bir hakikati hatırlattı: Sömürgeciliğe karşı insan olmanın onurunun ancak bedel, inanç ve direnişle kazanılacağını… Ve onlar, kapitalist modernitenin hakikati flulaştıran perdesini araladı ve beyaz bayrak açmayarak büyük bir onurla ölümü seçtiler.

Direnmeyi seçenler; şehirlerin yıkılacağını, her türlü uluslararası savaş sözleşmelerinin yasakladığı kayıt dışı silahların kullanılacağını ve devletin kayıtlı öldürme makinaları olan özel harekâtçıların en barbar yöntemlerle saldıracağını biliyorlardı.

YPS-JIN-SILOPI-5Cizre ve korkuyu yenen Jiyan

Botan’ın öz yönetim direnişinden çıkarılması gereken en büyük hakikat hafızalarımızdan silinmeye çalışılan “kendin olma, onuruna sahip çıkma ve asla teslim olmama” geleneğinin güncellenmesi oldu. Şırnak’ta öz yönetim alanlarında ilk yaşamını yitirenlerden Jiyan Amara’nın “Kendim olmak için önce korkuyu yendim” sözü tam da bu hakikati ifade ediyor.

Bu süreçte yaşadığımız en büyük yanılgı ise öz yönetim direnişlerini başı sonu belli bir direnme biçimi olarak ele almak ve sonuçları hemen alınacak bir paylaşım savaşı olarak görmektir. Oysa Silopi’de “Bitti temizledik” dendiği anda yeniden başlayan, Şırnak, Gever, Nusaybin’de hâlâ süren direniş, anlık, günlük ya da belli zaman dilimini kapsayacak bir olgu değil. “Direnmek yaşamaktır” sözünün doğrulanması olan bu direniş bitmeyecek ve tüm kentlerde farklı biçimlerde devam edecektir.

Kendimizden utandık

Bu yüzden bu direnişte canı pahasına teslimiyeti elinin tersiyle itenlerin bizlere ve işgalciye verdiği mesajları iyi okumak gerekiyor. Onlar bizi biraz da kendimizle yüzleştirdi. Hakikati bu kadar dillendirirken, hakikatle aramıza farkında olmadan ördüğümüz duvarları gösterdiler. Seslerini her gün duyduğumuz, çağrılarına her gün tanık olduğumuz, sözlerini ve fotoğraflarını alıp her gün sosyal medyada  paylaştığımız yüzlerce insan birer birer katledildi/katlediliyor. Hepimiz insanlığın onur savaşlarından birine tanıklık ederken, eril devletin vahşi katliamlarına da bir kez daha şahitlik ediyoruz.

Onlarla aynı çağda yaşadığımız için onurlandık. Fakat elimizden gelenin fazlasını yapmadık. Hakikati bütün değil, parçalı gördüğümüz için de kendimizden utandık.

Sêvê, Pakize, Fatma, Derya, Berjin, Gülistan, Altun, Jiyan, Yasemin, Asya, Ceylan, Roza, Hediye, Miray bebek, Cemile, Taybet Ana, Dilan, Roza, Zozan, Rozerin ve daha adını sayamadığımız yüzlerce direnişçi kadın, bizleri hâlâ yüzleşemeye ve harekete geçmeye çağırıyor. Geç kalmış sayılmayız, çünkü bu direniş sürüyor ve daha uzun sürecek.