Polonya’da kadınların mücadelesi ve kürtaj hakkı

- Pelin ŞENER
379 görüntüleme

Poland AbortionPolonya’da, zaten yasak olan kürtajın tamamen yasaklanması ve suç haline getirilmesini öngören yasa tasarısına karşı Ekim ayı başında kitlesel protestolar düzenlendi. 3 Ekim günü ise “Kara Pazartesi” adıyla genel greve gidildi. Polonya’da genel grev yapılırken Romanya, Belçika, Almanya, İngiltere ve Fransa’da destek gösterileri gerçekleştirildi. Kadınlar öfkeliydi, bedenleri ve yaşamları hakkında kararları sadece kendileri vermek istiyorlardı. Bu yüzden taşıdıkları pankartlara, dövizlere, attıkları sloganlara en çok “özgürlük“ sözcüğü eşlik ediyordu.

Kadınların eylemleri ses getirdi. “Kara Pazartesi”nin ardından Polonya Başbakan Yardımcısı Jaroslaw Gowin, ülke çapında yapılan protesto ve grevin hükümeti “yeniden düşündürdüğünü” söyleyerek parlamentoya gönderilen yasa tasarısının uygulanmayacağını açıkladı.

Bu geri adım, kadınların bedenleriyle ilgili kararı kendilerinin vereceği anlamına gelmiyordu ne yazık ki. Halihazırda Polonya’da kürtaja gebelik bir suç neticesinde ortaya çıkarsa (tecavüz, ensest vakaları), kadının hayatını tehdit eden bir durum varsa ya da fetüste tespit edilen, yaşamın devam etmesine engel olacak anomali durumlarında izin veriliyor. Şu an askıya alınan tasarı ise, bu durumlar söz konusu olduğunda bile kürtajı yasaklayacak bir düzenlemeyi içeriyordu.

Polonya’daki yasa tasarısı hayata geçirilseydi, kürtaj yaptırdığı ortaya çıkan kadınlar 5 yıla kadar hapis cezası alabilir, kürtajı yapan doktorlara da cezaevi yolu açılabilirdi. Kamuoyu araştırma şirketi Ipsos’un Polonya’da yaptığı ankette, nüfusun sadece yüzde 11’inin tasarıya destek verdiği ortaya çıkmıştı. Araştırmaya katılanların yaklaşık 3’te biri mevcut kürtaj kısıtlamalarının da gevşetilmesi gerektiğini savunmuştu. Ülkede yasal olarak bitirilen gebeliklerin sayısı 2 bin civarında. Yasa dışı kürtaj sayısının ise 10 bin ile 150 bin arasında değiştiği düşünülüyor.

2Son dönemlerde kürtaj da dahil olmak üzere kadınların bedenleri, muhafazakâr ideolojilerin ve kapitalizmin ihtiyaçlarına göre daha fazla oranlarda tartışma konusu yapılıyor ve bir taraftan eşitlikten söz edilirken diğer taraftan kadınlar sadece anne ve eş olarak tarif edilmek isteniyor, durmadan geleneksel roller hatırlatılıyor..

İspanya örneği: Asıl olarak kadınların bedenlerine doğurganlıkları üzerinden tahakküm kurmayı, ataerki ve kapitalizmin süre gidebilmesinin koşullarını yaratmayı içeren kürtajla ilgili tartışmalar son bir kaç yıl içinde bir çok ülkede yeniden alevlendi. Bunlardan biri de 2014 yılında İspanya’da yaşandı. Nüfusun büyük bir bölümü Katolik Hıristiyan olan İspanya’da kürtaj konusu üzerine uzun süren tartışmalara nokta yine kadın örgütlerinin ve kadınların mücadelesiyle konuldu. Ülkedeki kürtaj yasasının temelini oluşturan düzenleme 1985’te yapılmış ve yine kadının sağlığının tehlikede olması, tecavüz sonucu gebelik ya da ceninin engelli olduğunun anlaşılması durumunda kürtaja izin verilmişti. Gebeliğin 12’inci haftasına kadar yasal kürtaj yolu da bu düzenlemeyle birlikte açılmıştı. 2010 yılında sosyal demokratlar iktidardayken çıkarılan yeni bir yasayla kürtaj haklarının kapsamı genişletilmiş ve yasal süre gebeliğin 14’üncü haftasına kadar çıkarılmıştı. Engelli cenin durumunda ise 22 hafta süre tanınması kararlaştırılmıştı. 2014 de yasanın sertleştirilmek istenmesine karşı kitlesel eylemler düzenlenmişti. Sonuçta İspanya’da da kürtajı anne sağlığının tehlikede olması ya da tecavüz sonucu gebelik durumları hariç yasaklamayı öngören yasa tasarısını Başbakan Mariano Rajoy geri çekmek zorunda kalmıştı. Yasanın en katı savunucularından Adalet Bakanı Alberto Ruiz-Gallardon ise karar üzerine istifa etmişti.

Türkiye örneği: Kürtaj 2012 yılında Türkiye’nin de gündemindeydi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla gündeme gelen “Kürtaj Yasası” tepkiyle karşılanmış, “Be5nim bedenim benim kararım” sloganıyla başlatılan kampanyalar büyük destek bulmuştu. Türkiye’de halen yürürlükte olan ilgili yasalara göre 10 haftayı geçmeyen gebeliklerde kürtaj serbest. Ancak kürtaj hakkı kamu hastanelerinde fiili olarak engelleniyor. 12 kadın örgütü tarafından yapılan araştırma, büyük şehirlerdeki birkaç hastane dışında yasal kürtaj hakkına erişilemediğini ortaya koymuştu. (Kamu Hastaneleri Kürtaj Uygulamaları Araştırma Raporu 2016)

Brezilya örneği: Kürtajın yasal olmadığı, Brezilya’da da iki yıldır yasanın daha da sertleştirilmesi gündemde. Kürtajın sınırlarını yeniden tanımlayan yasa değişikliği, Brezilya’da da kitlesel eylemlerle protesto ediliyor. Brezilyalı kadınlar sadece tecavüze uğradıklarında, hayatları tehlike altındaysa ya da ceninde beyin deformasyonu tespit edildiyse kürtaj olabiliyorlar. Tasarı, tecavüz mağdurlarının en yakın polis merkezine durumu bildirmelerini ve vücut muayenesinden geçmelerini gerekli kılıyor. Öte yandan yasa değişikliği tecavüz mağduru dahi olsa kürtaj için kadını cesaretlendiren yardım ve teşvik eden sağlıkçıların 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanmalarının önünü açıyor. Brezilyalı kadınlar, eğer yasa değişirse hiçbir sağlık çalışanının tecavüz vakalarında dahi gebeliği önleyici sağlık bilgisi ve desteğini sunamayacaklarını bu anlamda ertesi gün hapının da pratikte yasaklanmış olacağını vurguluyorlar. Tecavüz vakaları Brezilya’da oldukça yaygın, neredeyse her on dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. Kadın örgütleri bu tasarının tecavüz bildirimlerini azaltacağını ve mağdurlarda travmalara yol açacağını düşünüyor. Brezilyalı kadınların kürtaj hakkı için mücadelesi aslında gündemden hiç düşmüyor. Sene başında da zika nedeniyle bir grup aktivist, virüsü kapan gebe kadınlara kürtaj izni verilmesi için harekete geçmişti. Polonya, İspanya, Türkiye ve Brezilya örneklerine Meksika ya da İrlanda’daki tartışmaları da ekleyebiliriz. Zira bu ülkelerde de tartışmalar yine aynı minvalde sürüyor.

Yılda 56 milyon: 2012 yılı itibariyle 73 ülkede kürtaj serbest; çoğunluğu Güney Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da olmak üzere 68 ülkede yasak. Kürtaja yalnızca belirli durumlarda izin veren 58 ülke var. Bazı ülkelerde kürtaj yasağı hiçbir istisna olmaksızın uygulanıyor. 2012 verileri, durumun vahametini göstermeye tam olarak yetmiyor zira kürtajın serbest olduğu yerlerde yasakların gündeme gelmesi, yasağın olduğu yerlerde ise kadınların lehine yasal düzenlemeler yapılması için çok sayıda tartışmanın yanı sıra protesto ve eylemler sürüp gidiyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün Gutmmacher Enstitüsü ile birlikte yapılan 2016 yılı kürtaj araştırmasına göre her yıl 56 milyon gebelik sonlandırılıyor. DSÖ 2008 yılında da benzer bir araştırma yayınlamış kürtaj yasağının, operasyonların riskli koşullarda, çoğu zaman tıbbi eğitim almamış kişiler tarafından yapılmasına sebep olduğunu belirtip, yasağın bulunduğu ülkelerde operasyon sırasında ölüm sayısının yüksekliğine dikkat çekmişti. Yine 2008 rakamlarına göre, yasa dışı kürtaj ameliyatlarında çıkan komplikasyonlar nedeniyle ise yaklaşık 8 buçuk milyon kadın sağlığını kaybediyor.

Yıllar geçse de üstünden…

BRAZIL-DEMO-WOMEN-LEGALISATION-ABORTAslına bakılırsa Avrupa’da da kürtaj hakkı için mücadele çok uzun bir süredir devam ediyor. Malta, İrlanda gibi ülkelerde de halen yasak olsa da bir çok Avrupa ülkesinde uzun süren mücadelelerle kürtaja imkan tanıyan yasa değişiklikleri yapıldı.

Örneğin Almanya’da “Kürtaj” tanımlaması ilk kez 1532 yılında Kral V. Karl döneminde yayınlanan ceza yasası “Constitutio Criminalis Carolina”da yer aldı. Buna göre gebeliğin üçüncü ayında çocuğunu düşüren kadına önce kızgın kerpetenle işkence ardından kılıçla kafasının kesilmesi yoluyla idam cezası uygulanıyordu. 1768 yılına gelindiğinde işkenceden vazgeçilmişti ama idam devam ediyordu. Ayrıca bekar oldukları halde gebe kalanlar, çocukları doğurduktan sonra kırbaçla cezalandırılıyordu. Paragraf 218 adıyla anılan anti kürtaj yasasının ilk versiyonu ise 1871 yılında yürürlüğe girdi ve yüzlerce kadının cezalandırılmasına neden oldu. Fransa’da ise 1556 yılındaki kraliyet emrine göre kadınların gebelikleri kayda geçirildi ve çocukları vaftizden önce ölen kadınlar ölüm cezasına çarptırılıyordu.

Sylvia Federici, Avrupa’da feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini incelediği Caliban ve Cadı (Otonom Yayıncılık 2014) adlı çalışmasında, kadınların sömürülmesinin ve bedenlerine el konulmasının bu süreçte aldığı biçimin, kapitalizmin daha sonraki evreleri açısından da belirleyici olduğunu dile getirir. Federici’ye göre, ev içi alanın oluşumu, bilhassa doğum ve doğurganlığa ilişkin meseleler, bu yeni sömürü ve el koyma biçiminin merkezini oluşturur. 17. yüzyılda, Fransa ve İngiltere’de devlet, kapitalist bir yeniden üretim politikasının çekirdeğini oluşturan, doğurmayı teşvik eden önlemler almıştı. Mülkiyet devrinin ve işgücünün yeniden üretiminin temel kurumu olarak aileye yeni bir önem verilmeye başlandı. Bu gelişmelere eş zamanlı olarak nüfus sayımlarının başladığını ve devletin cinselliğin, doğurganlığın ve aile hayatının denetimine müdahale ettiğini görüyoruz.

Devletin bu konuda attığı temel adımın ise kadınlara karşı açıkça onların kendi bedenleri ve yeniden üretimleri üzerindeki kontrolünü kırmayı amaçlayan gerçek bir savaş açmak olduğunu söyleyen Federici, bu savaşın cadı avı aracılığıyla yürütüldüğünü, her çeşit doğum kontrolü ve çoğalma amacı gütmeyen cinselliğin şeytanlaştırıldığını ifade ediyor. Ortaçağ’da kadınlar çok çeşitli doğum kontrol yöntemleri kullanabiliyorken ve doğum sürecinde tartışmasız kontrol sahibiyken bu dönemden sonra rahimleri erkeklerin ve devletin kontrolü altındaki bir kamusal alan haline geldi ve doğurma doğrudan kapitalist birikimin hizmetine sunuldu.” (Sayfa 133-134) Ayrı dönemde yeni yeni oluşan ücretli emek piyasasından kadın emeği dışlanarak kadınların emeği ev işleri olarak adlandırılarak değersizleştirildi. Dolayısıyla kadınların emekleri ve bedenleri ile ilgili günümüze dek süren tartışma ve mücadelenin bir yanı da bu mesele üzerinden devam etti.

Vasiliğe son!

Sanayileşmeyle birbiri ardına açılan fabrikalarda alabildiğince vahşi koşullarda erkeklerin yanı sıra kadın ve çocuk emeği de sömürülüyordu. Bu vahşi sömürü karşısında ve toplumsal yaşama katılım konusunda kadınların talepleri için mücadelesi de genSPAIN/işleyerek devam ediyordu. Bugün dahi karşımıza çıkan “kadınların eve ait olduğu” söylemi, 18. Yüzyılın ortalarından itibaren kadınların oy hakkı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sendikalarda, derneklerde örgütlenme, eğitim kurumlarının kız çocuklarına açılması, annelik ve çocuk bakımına ilişkin taleplere karşı üretilen en önemli argümandı. Kadınların siyasal, sosyal, ekonomik talepleri, eşitlik ve refah için mücadeleleri birbiriyle yakından bağlantı içindeydi. Bu yüzden örneğin Almanya’da kadın hareketinin önemli taleplerinden birini de kürtaj hakkı oluşturuyordu. SPD’li, USPD’li ve daha sonra KPD’li kadınlar kürtajı yasaklayan Paragraf 218’e karşı büyük mücadeleler verdiler. KPD, 1922’de § 218’in karşılıksız kaldırılması ve kürtajın devlet hastanelerinde ücretsiz yapılması, okullarda cinsel aydınlanma eğitiminin verilmesi, doğum kontrol malzemelerinin ücretsiz olması, gebe kalanlara iş güvencesi, doğum yapanlara ücretli izin, çalışan kadınlara çalışma sırasında emzirme hakkı gibi bir dizi talebi içiren bir önerge verdi. Önerge “çok radikal” olduğu için gündeme alınmadı!

Taleplerin savunulması da mücadele de sonraki yıllarda devam etti. Kadınları suçlu konumuna getiren kürtaj yasasına karşı verilen mücadelede “Kadınların üzerine vasiliğe son” ve “Benim bedenim bana aittir” sloganları öne çıkıyordu. 1971 yılında yayınlanan ve çok ses getiren Stern dergisi kapağında Almanya’nın ünlü kadınları yer almış, “Ben de kürtaj yaptırdım” diyerek sürdürülen mücadeleye destek vermişti. Günümüzde Almanya’da kadınlar kürtaj yaptırabiliyor ancak öncesinde danışmalar yapması gerekiyor. Öte yandan ertesi gün hapının reçetesiz satılmasına ilişkin mücadelemiz de yakınlarda kazanımla sonuçlandı. Ancak bunun için kadın örgütleri olarak hayli uğraşmamız gerekti.

Kazanımlarımızı korumak ve dahası için

Şimdilerde kadına biçilen geleneksel rollerin, dönemin ihtiyaçlarına uygun argümanların vasıtasıyla yeniden üretildiği, şiddetin toplumsal, politik ve gündelik yaşamın bütün alanlarında normalleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Politikacılar kürsülerden kadınları itham eden sözleri sarf etmekten çekinmezken -güncel olması açısından ABD’de de cinsel taciz suçlamalarıyla da gündeme gelen ve aday adayı olduğu dönemden bu yana kadın düşmanı ve kürtaj karşıtı açıklamalar yapmaktan geri durmayan Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ı ya da Türkiye’de devlet adına yapılan neredeyse her konuşmada cinsiyetçi söylemlerin yeniden üretilmesini verebiliriz –  medya cinsiyetçi ve ayrımcı yayınlar yaparken, bütün bunlara gerici yasaların uygulamaya konulması eşlik ediyor. Bir çok ülkede sürdürülen kürtaj tartışmaları, kadını eve kapatmayı hedefleyen yasal değişikliklerin gündeme gelmesi ve anneliğin kutsanması, aslında kadınların düşük ücretli, güvencesiz işlerde giderek daha fazla çalıştığı bir döneme denk geliyor. Dolayısıyla kapitalist sistem ve ataerki, çalışma yaşamına katılırken kadınlara annelik görevi, ev, aile ve bakım işlerini anımsatarak sömürünün ve ucuz iş gücü olmasının, kayıt dışı çalışmasının, koşullarını yaratıyor. Dahası örneğin Bangladeş tekstil fabrikalarında görüldüğü üzere güvencesiz ve en kötü koşullarda çalışmaktan, Türkiye’de erkek şiddetinden, Afrika’da yoksulluk ve yoksunluktan ya da bir sürü coğrafyada beslenme, eğitim, sağlık gibi en temel haklara ulaşamamaktan, Latin Amerika’da kürtaj yasağından ötürü ölümlerinin de zeminini hazırlıyor.

Polonya’da yaşananlar bir kez daha yüzyıllardır, bedenlerimiz, doğurganlıklarımız, emeğimiz üzerinde dönen bunca tartışmanın üzerimizde kurulan baskı, şiddet, yasal yaptırımlar, milliyetçi, militarist ya da gerici söylemlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu belki de bir kez daha hepimize anımsattı. Polonya’da geri adım atılması elbette büyük bir kazanım ama hakkımız tam anlamıyla baki kalmadığı sürece yetmez. Dünyanın her köşesinde, bedenlerimizle ilgili kararları yalnızca kendimizin verebileceğini ısrarla savunmak, ataerkiyle, sermayeyle, devletin ve dinin baskılarıyla mücadele anlamına da geliyor. O yüzden kazanımlarımızı korumak ve dahası için işimiz çok.

*Almanya Göçmen Kadınlar Birliği