Rote Zora’nın başkaldırısı

- Şervîn NUDEM
223 görüntüleme

“Kızıl Zora ve Çetesi” adlı gençlik romanının kahramanı, 1940’lı yıllarda Yugoslavya’da toplum tarafından dışlanmış olan yetim çocukları örgütleyen, onlara dayanışmayı öğreten ve cesaret aşılayan kızıl saçlı kız Zora’dır. Zenginlerden çalıp yoksullara veren, güçlülerin baskılarına karşı güçsüzlerin hakkını savunan Zora, geleneksel cinsiyetçi ve sınıfsal anlayışlara başarılı bir şekilde başkaldırıyor.

Kızıl Zora’nın başkaldırısını kadının direniş tarihine ve günlük yaşamda kadınların egemen sisteme karşı nasıl itiraz edebildiklerine bir örnek olarak ele alan otonom feminist kadınlar, 1977 yılında Batı Almanya’da sosyal devrimci ve anti-emperyalist “Kızıl Hücreler” (Rote Zellen)  isimli şehir gerilla örgütlenmesi içerisinde özerk örgütlenmeye başladılar. “Rote Zora” (Kızıl Zora) isimli militan bir kadın grubu kurdular. Grubun isminin anlamını bir ‘Rote Zora’ üyesi şu biçimde açıklıyor: “Bugüne kadar çete kurmak ya da yasaların dışında hareket etmek bir erkek ayrıcalığı gibi görüldü. Özellikle de kadınlar ve kız çocukları olarak biz, binlerce yerimizden kişisel ve siyasal zincirlere vurulmuş olduğumuz için özgürlüğümüz, onurumuz ve insanlığımız için savaşan ‘haydut’lar olmalıyız.“ 

‘Kadınlar, çetelerinizi kurun!’

Kapitalist sistemin bireyci ve yalnızlaştıran yaşam kültürüne karşı ‘Rote Zora’ örgütü “Kadınlar, kendi çetelerinizi kurun!“ çağrısında bulundu. Bununla, kadına uygulanan şiddete karşı kadınları öz örgütlülüğü ve yasallığın sınırlarını aşan öz savunma eylemlerini geliştirme yönünde teşvik etmeyi amaçladılar. “Ataerkil toplumun günlük, dolaysız ve yapısal saldırılarına karşı hissettiğimiz kin ve nefret, fakat aynı zamanda da ırkçı, anti-semitik ve cinsiyetçi baskı ve sömürgeciliği dünya çapında sonlandıracağımıza dair taşıdığımız umut, eylemlerimizin gerekçesidir” diyerek ‘Rote Zora’ örgütünün kuruluş amacını tarif etmektedirler. Farklı şehirlerde gizli hareket eden illegal grupların kurulmasıyla, devletin denetiminin dışına çıkmayı hedeflerken, grup üyeleri aynı zamanda sivil bir kimlik ile toplum içerisinde yaşamaya ve toplumsal siyaset alanında faaliyet yürütmeye devam ettiler. ‘Rote Zora’  grupları yerel inisiyatif ile özerk örgütlenip eylem planlamalarını yaptılar, fakat aynı zamanda yerel gruplar arası yatay ilişkiler çerçevesinde belli bir koordinasyon ve ortak tartışmalar yürüttüler. Bu yarı-legal yaşam ve örgütlenme tarzının avantaj ve dezavantajları vardı.

Kadınlardan sabotaj eylemleri

1980’li yılların başında Almanya’da hala toplumsal bir tabana sahip olan, fakat giderek sistem içileşen kadın hareketine ‘Rote Zora’ çesitli eylem biçimleriyle ve eylemlere dönük yayınladıkları açıklamalarla yeni bir ivme kazandırmak istedi. Farklı kadın  ve gruplar tarafından da uygulanabilecek zengin ve yaygın bir eylem tarzı geliştirmeye çalıştılar. Eylem biçimleri arasında bir hiyerarşinin olmamasını istediler: Bildiri dağıtmak; işgal eylemleri; duvarlara sloganların yazılması; şirket ve devlet kurumlarının giriş kapılarının kilitlerini yapışkanla kilitlemek; taş atmak; ateş, patlayıcı ve bombalama eylemlerine kadar, ağırlıkta sabotaj içeren çeşitli eylem biçimlerini amaca göre seçtiler. Her eylem ve amacına ilişkin ‘Rote Zora’ örgütü ayrı bir açıklama yapıyordu.

“Kadınların sabrı erkeklerin iktidar kaynağıdır” sloganı ile 1978 yılında ‘Rote Zora’ ilk eylemlerini Almanya’daki feminist hareketin gündeminde olan kampanyalarla bağlantılı olarak geliştirdi. Seks ve porno endüstrisine karşı molotoflu eylemler; kadın ticaretinden para kazanan iş adamlarının araba ve bürolarına, yine Filipin elçiliği gibi kadın ticaretini örgütleyen devlet kurumlarına bombalı eylemler düzenlediler. Bu eylemler Almanya basını ve kamuoyunda büyük yankı buldu.

Biyo-iktidar rejimine itiraz

1984 yılında ‘Rote Zora’ karma bir örgütlenme olan Kızıl Hücreler (Rote Zellen)’den ayrılma kararı aldı. Bağımsız, gizli bir kadın örgütlenmesi olarak eylemlerini sürdüren ‘Rote Zora’, egemen ataerkil sistem için giderek önem kazanan nüfus politikaları ile gen ve üreme teknolojilerini yeni bir eylem alanı olarak seçti. O senelerde kapitalist sistem, bu teknolojileriyle tüm doğayı, kadının bedeni ve üreme yeteneğini denetim altına alıp kendi çıkarları doğrultusunda bir biyo-iktidar rejimi hazırlamaktaydı. Avrupa’daki kadınları kürtaj yasakları ile çocuk doğurmaya teşvik ederken, diğer kıtalardaki insan nüfusunu sınırlandırmak amacıyla kadınları zorla kısırlaştırmak için ilaç üretimini geliştiriyordu. ‘Rote Zora’ örgütü, yeni biyo-iktidar yöntemleri üzerine Almanya’da araştırma yapan pozitivist bilim merkezlerine  ve bu teknolojiyi üreten şirketlere karşı bir dizi eylem gerçekleştirdi.

Nüfus politikası ve kadınların zorla kısırlaştırılması için ilaç üreten Schering-Duogynon şirketi hedef alındı, bu işi yürüten doktorların arabaları yakıldı. 1985’de Heidelberg ve Köln’deki biyo ve gen teknoloji araştırma enstitülerine karşı bombalı sabotaj eylemleri gerçekleştirildi. 1986’da ise Münster Üniversitesi İnsan Genetiği Enstitüsü’nün araştırma dosyaları ele geçirilip bir bölümü imha edildi; gizli, stratejik bilgiler içeren diğer dosyalar ise yayınlanarak kamuoyuna ulaştırıldı. Yine Braunschweig’daki Biyo-teknoloji Enstitüsü ve Berlin’deki Schering şirketinin araştırma bölümüne karşı sabotaj eylemleri yapıldı.

Rote Zora’ya karşı devlet baskıları

Toplumsal alanda, bilim kadınlarının ve üniversite öğrencilerinin gen ve üreme teknolojilerine karşı gerçekleştirdikleri bilinçlendirme kampanyaları ile ‘Rote Zora’nın militan eylemleri birbirini tamamlayacak nitelikteydi. Böylece toplum içerisinde bu yeni biyo-iktidar yöntemlerine karşı itirazlar artmaya başladı. Siyasal iktidar bilim ve endüstrinin çıkar amacıyla öngördüğü bazı projeleri iptal etmek, bazılarını ise ertelemek zorunda kaldı. Devlet ve sermayenin girişimleri için ciddi bir tehdit olmaya başlayan ‘Rote Zora’ üyelerini yakalamak için Alman polisi ve istihbaratı 1987 yılından itibaren baskılarını yoğunlaştırdı. Ulla Pensilin adlı aktivist ve araştırmacı-yazar Ingrid Strobel, eylemci oldukları iddiasıyla ataerkil iktidar sistemine karşı eleştirel bakış açılarından dolayı düşünce suçluları olarak iki buçuk yıl hapsedildiler. Bu biçimde Alman devleti, feminist hareket içerisinde korku ve parçalanma yaratıp, feministleri radikal tartışma ve eylemlerden uzak tutmayı hedefledi. Feminist ve demokratik çevreler baskı altında olan tutuklu kadınlarla dayanışma kampanyaları geliştirdi. Almanya’daki liberal feminist şahsiyet ve kurumlar ise, ‘Rote Zora’ya mesafeli durup, “şiddet ve terörün kadın işi olmadığını“ savundular.

Uluslararası kadın dayanışması bir silahtır

Uluslararası kadın dayanışmanın somut ve başarılı bir örneği olarak ‘Rote Zora’ 1987 yılında çok uluslu tekstil şirketi Adler’e karşı bombalı bir eylem gerçekleştirdi. Bu eylem ile Adler şirketinin Güney Kore’deki ortağı “Flair Fashion“un tekstil fabrikalarındaki sömürgeci çalışma koşullarına karşı grevde olan kadın tekstil işçilerinin taleplerini desteklemeyi amaçladılar. Adler ve Flair Fashion ürünlerini boykot etme çağrısı ve şirketin idare binası ile 10 ayrı şirket yerine yapılan bombalı eylemleri ile Adler şirketi büyük maddi zarara uğratıldı. Nihayetinde şirket, grevde olan kadınların taleplerini kabul etmek zorunda kaldı.

Yayınladığı açıklamasında ‘Rote Zora’, Adler şirketine karşı gerçekleştirdiği eylemleri uluslararası dayanışma temelinde ele aldığını şöyle açıkladı: “Enternasyonal dayanışma anlayışıyla başka ülkelerdeki kadınları mücadelelerinde direkt destekleyerek, onların ve bizim aleyhimize olan güç dengelerini değistirmeyi başardık.“  Enternasyonal devrim ile kadın kurtuluşunun birbirinden ayrı ele alınamayacağına inanan Rote Zora, 1995 yılında Türk ordusuna silah ve lojistik üreten Lürssen tersanesine karşı patlayıcı maddeyle bir eylem düzenledi. Bu eylemiyle hem Alman devleti ve sermayesinin Türk devletinin Kürt halkına karşı kirli savaşına tavır geliştirdi, hem de serhildanlarda ayağa kalkan kadınları ve kadın ordulaşmasını selamladı.

Bunalım ve yeni perspektif arayışları

20 yıl önce gerçekleştirdiği bu eylemden sonra, ‘Rote Zora’ sessizliğe büründü. Reel sosyalizmin çöküşünden sonra kendi pratiğini, siyaset ve eylem tarzını gözden geçirip sorgulamak amacıyla ‘Rote Zora’ 1993 yılında “Mili’nin buzdaki dansı“ (Mili’s Tanz auf dem Eis) başlıklı bir broşür yayınlayarak kendi yoğunlaşmaları ve yeni perspektif arayışlarını feminist, sistem karşıtı çevreleriyle paylaşmaya çalıştı. O dönem Avrupa’daki sol hareketlerde hakim olan bunalım ve yeni çıkış arayışları, feminist çevre ve kadın hareketlerinde olduğu gibi Rote Zora’da da bir tartışma sürecine ve eylemsizliğe yol açtı. Pozitivist, sınırsız sömürgecilik mantığıyla ataerkil iktidarının küreselleşen kapitalizm sürecinde derin bir bunalım yaşadığını ve kendini yenileme arayışında olduğunu tespit etti.

Kızıl Zora uykusundan uyanacak mı?

“Bu bunalımın bir parçası mı olacağız yoksa onu aşacak mıyız sorusuna cevap vermek bizim elimizdedir!“ diyerek Rote Zora örgütü, ataerkil iktidar sisteminin yapısal krizi ve cinsiyetçi sömürgeciliğin yeni biçimler kazanmasına karşı ezilen halklar ve kadınların mücadelesinin de yeni bir yükselişe geçeceğini analiz etti. Bu çerçevede de enternasyonalist, feminist mücadele stratejilerinin yeniden belirlenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak Rote Zora örgütünün ve üyelerinin bu ideolojik ve örgütsel tartışma sürecinden sonra nasıl bir çıkış yaptığı bilinmiyor. Zira, Lürssen-Werft eyleminden sonra kamuoyuna ulaşan herhangi bir açıklaması olmadı.

Ancak, kadın özgürlük mücadelesi ve direniş tarihinde farklı coğrafyalarda kazanılan zengin deneyimlerin sonucunda yeni hamle ve umutlar yaratıldı. Günümüzde Rojava’da örgütlenen kadın savunma güçleri YPJ, kadınların ve insanlığın aleyinde olan güç dengeleri Ortadoğu ve dünya çapında değiştirmeyi başarıp, enternasyonal bir kadın devriminin önünü açmıştır. Acaba YPJ’nin direnişinden ilham alarak Rote Zora da uykusundan uyanacak mı?

Kaynaklar:

Broşür: “Mili’s Tanz auf dem Eis“, Aralık 1993

Kitap: “Früchte des Zorns“; Rote Zora ve RZ’nin açıklamaları

“Direniş mümkündür!“; iki Rote Zora üyesiyle yapılan röportaj, Haziran 1984