Sosyal bir ideoloji olarak Kadın Kurtuluş İdeolojisi

- Abdullah ÖCALAN
17 görüntüleme
Çok yoğun bir biçimde kadın kurtuluş ideolojisinin gelişimi sağlanmadan, her şey kendini kandırmaktan öteye gidemez. Bu, salt cins kurtuluşu anlamında bir ideoloji değildir; sosyalist öğretinin, hatta toplumun bilimsel analizinin bizi getireceği bir noktadır ve kadın eksenli bir kurtuluş ideolojisinin büyük önem taşıyacağını önümüze koyacaktır.

Şahsen daha çok üzerinde yoğunlaştığım hususlardan birisi de budur. Şüphesiz bu feminist bir yaklaşım değildir. Zaten ben kendim bir kadın değilim. Ama kadın boyutlu, kadın eksenli bir düşünceyi, giderek bir ideolojiyi ve buna dayalı bir örgütlenmeyi geliştirmeyi oldukça önemli bulmaktayım. Savaş sorunlarına çözüm getirmekten tutalım, özgürlüğe dayalı bir barışı mümkün kılmaya kadar, böylesine bir ideolojik gelişmeye ihtiyaç vardır. Şimdiye kadarki tüm ideolojiler erkek damgalı, erkek ağırlıklı ideolojilerdir. Şüphesiz bunun sınıfsal ve emperyalist-sömürgeci boyutu vardır; ama çok çarpıcı bir biçimde erkek egemenlikli boyutu da vardır. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Topluma hakim olan erkek egemenlikli yaklaşım, her ne kadar yüzyıllardan beri bunu sürekli gizlemişse de, bilime biraz saygısı olanların, kadının kurtuluşuna, dolayısıyla onunla çok sıkı bağlantılı bir temelde bir halkın kurtuluşuna yüksek ilgi duyan birilerinin bunu görmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla bunlar kendi düşüncelerinde de kadın eksenli bir ideolojinin yaratılması gereğini önemli görürler.

Kadın ideolojisi salt cins ideolojisi değildir

Diğer komünist ve sosyalist önderliklerde bu az çok işlenmiştir; ancak oldukça sınırlıdır ve erkek egemenlikli anlayışları aşamamıştır. Bizzat kendi yaşamlarında da esas itibariyle mevcut aile içindeki egemenlik anlayışının çok ötesine geçememişlerdir. Bu, sosyalizmin de bir eksikliği olarak düşünülebilir. Bizim burada dile getirmek istediğimiz şey daha farklıdır. Bu, zorlama bir ideoloji değildir. Tarihin ilk toplumsal örgütleniş aşamasında ideoloji esas itibariyle kadın eksenlidir. Örneğin, büyük İştar tanrıçası vardır. Dilimizde Star/Stêrk yani yıldız anlamına gelir ve bu ilk tanrıçadır. Aslında ilk tanrı, tanrıçadır. Erkek tanrılar daha sonra ortaya çıkmış veya tanrılar daha sonra erkek tanrıları biçiminde kendilerini ortaya koymuşlardır. Tabii bu da kadının üreticiliğiyle oldukça bağlantılıdır. Kısaca kadın ideolojisi salt cins ideolojisi değildir, aslında bir sosyal ideolojidir. Eğer bu sorunlara bu çerçevede yaklaşırsak, şimdiye kadarki ideolojik boyutlu bütün yaklaşımları, bütün ideolojileri, dolayısıyla onlara dayalı ekonomik, kültürel, siyasal ve askeri örgütlenmeleri gözden geçirmemiz gerekecektir. Çünkü erkek egemenliklidir, dolayısıyla savaşı, eşitsizliği ve baskıyı içerir. Bu da cinsin düşüşünü beraberinde getirir. Cinsin düşüşü de, yaşamın düşüşü demektir. Yaşam da düştükten sonra -ki, kadın boyutunda bu çok daha çarpıcıdır-, cinsin tutsaklığının bütün toplumu tutsaklığa doğru götürmesi çok çarpıcıdır. Genelde toplum kaybeder ve azgın savaşların yolu baştan sona kadar açılmış olur. Nitekim Türkiye’de bugünkü savaşın çok azgın bir karakterde gelişmesinin sınıfsal özü ve emperyalizmle bağlantısı vardır; ama bu savaşın çok şoven hakim bir erkek anlayışıyla bağlantısı da çok somuttur. Bu nedenle, “Zamanı değildir, daha sonra olabilir” biçiminde bir yaklaşım son derece hatalıdır. Herhangi bir devrimci akıma, hatta herhangi ciddi bir sosyal faaliyete girişmek istiyorsak, giderek kadınlık boyutunu esas alan bir ideolojik faaliyete şiddetle ihtiyaç vardır. 

Bütün militarist örgütlenmeler erkek damgalı 

İkinci bir husus, şüphesiz bununla bağlantılıdır. Bütün erkek ağırlıklı örgütlenmeleri, elbette yoğun bir eleştiriye tabi tutmak gerekecektir. Sadece eleştirmek değil, bunları giderek aşmak zorunlu ve kaçınılmazdır. Başka türlü savaşın sonu da gelmez, barış da olmaz. Bütün militarist örgütlenmeler yüzde yüz erkeğin damgasını taşırlar. Orada tek bir kadının yeri, tek bir kadının dili ve yüreği yoktur. Bunlar tepeden tırnağa zorba örgütlerdir, şiddet güçleridir. Dikkat edilirse, kadının en az olduğu veya hiç olmadığı bu yerlerdeki mekanizma, şiddetin korkunç düzeyde geliştirildiği bir sistemdir. Bu da görüşümüzü doğruluyor. Erkek egemenliğinin en fazla girişken olduğu kurumlar, başta militarist kuruluşlar, demek ki müthiş savaş araçlarıdır. Yani barışın ve yaşamın karşıtıdırlar. Eğer kadının kurtuluşunu istiyorsak, erkek egemenlikli ideolojilere dayalı kurumları şiddetle eleştirmemiz gerekecektir. Bunun önemli bir parçası da ailedir. Aile de erkek egemenlikli bir kuruluştur. Özellikle Kürt toplumu açısından aile, mutlaka gözden geçirilmesi gereken bir kurumdur. Bana göre aile, esas itibariyle erkeğin ve kadının düşüşünün en tehlikeli bir biçimde gerçekleştirildiği dipsiz bir kuyudur. Her ikisi de ne kadar düştüklerini, ne kadar derine ve karanlığa daldıklarını bilmezler. Bütün emperyalist-sömürgeci sistemlerin ve yine bütün özel savaş sistemlerinin kendilerini gerçekleştirdikleri zemin ailedir. Bunu şiddetle gözden geçirmek ve eleştirmek gerekiyor. Bu, kavram olarak tamamen aileyi inkâr ediyoruz demek değildir. Biz gerçekleşmiş olan aileyi inkâr ediyoruz veya onu aşma gereğinden bahsediyoruz. Böyle bir kavram önem taşıyor. 

Evlendikten sonra toplumsal üretkenlik biter

Aile içinde diktatörlük, mülkiyet, kadının her türlü haktan ve hukuktan yoksunluğu, acıları ve oldukça hor görülmesi vardır. Fiziki olarak her şeyden önce bitirilmesi vardır, herhangi ciddi bir talebi yoktur. Bunun için kadın duygusallığından bahsedersiniz. Bütün bu koşullar böyle olursa, tabii ki kadın bağlanacak ve sadece duygularıyla yaşayan bir varlık olacaktır. Bu da insan haklarına karşı en büyük saygısızlıktır, en büyük saldırıdır. Bu nedenle kadının kurtuluşundan bahsetmek istiyorsak, onu boğan aile kurumunu çok ciddi bir eleştiriye tabi tutma gereği vardır. Bu eleştiriyle birlikte geliştirilecek diğer bir kavram, kopuş kavramıdır. Bu, bazılarımızı zorlamaktadır, ama özgürlük ideolojisi açısından bunu açıklamamız gerekiyor. Benim derdim şüphesiz tüm aileleri kurtarmak veya hepiniz gelin, ailelerinizle birlikte savaşa katılın demek de değildir. Bu mümkün de değil ve gerekmiyor. Ama kavramı ve öncüyü geliştireceğiz, öncü kadını ve erkeği ortaya çıkaracağız. Delikanlılar ve kızlar on sekiz yaşına geldiler mi, korkunç bir kara sevdaya dalarlar. Kara sevdanın kendisi düşünceden kopukluğu ve her tür köleliğe gözü kara bir biçimde kapıyı açmayı gerekli kılıyor. Bu, büyük duygusal düşüş, büyük beyinsel düşüş, güçten düşüş anlamına geliyor. Evlendikten sonra ortaya çıkan durum, özellikle ekonomik sorunlar ve yaşam seviyesindeki düşüş -tabii kültürü, sanatı, yaşam kalitesini, fiziği hiç aramamak gerek- korkunç bir durumdur. Bir delikanlı ve bir genç kız yirmisine geldiklerinde, toplumsal üretkenlik içindeki konumları bitmiştir ve bunlar büyük bir problemdir. 

Çirkinliklerden, zincirlerden kopuş

İşte biz bu konuda büyük kadın şehitlerimizi kendimize esas alıyoruz. Ben her zaman söylüyorum: Zilan gerçeği, Zeynep Kınacı gerçeği bizim için aslında bir vasiyettir. Ben Zilan’dan öyle bir eylem yapmasını istemedim, ama O bireysel kararıyla böyle bir eylem yapıyor. Vasiyet niteliğinde üç tane mektubu vardır. Bizim için onlar hep dikkate alınmak zorundadır. Bunlar birer manifestodur. Nasıl yaşanılması ve nasıl savaşılması gerektiğini düşüncesiyle, ideolojisiyle, örgüt ve hatta eylem anlayışıyla ortaya koyuyor. Biz buna saygısızlık edemeyiz. Zilan yoldaş da evliydi. Fakat aile kurumuna kendi şahsında vurduğu darbe var. Yine istediği büyük bir yaşam tutkusu var. Bunu da hangi düşmana karşı ve hangi tarzla yapması gerektiğini biliyor; bu eylemi bizzat kendi bedeniyle gerçekleştiriyor. Bizim açımızdan bu büyük bir yücelme olayıdır. Dikkat edilirse, böyle eylem sahipleri insanlık tarihinde de çok sınırlıdır. Tarihte bunlara azizeler, melekler denilir. Burada büyük bir kopuş var. Sadece erkekten değil, bütün düzenden, bütün çirkinliklerden, bütün zincirlerden korkunç bir kopuş var. Bana göre bu büyük bir olaydır. Bize düşen bunu yorumlamaktır, teorileştirmektir ve onu bir emir nedeni yapmaktır. 

Rêber Abdullah Öcalan’ın 8 Mart 1998 çözümlemelerinden derlendi.