Toplumsal dönüşüm ama nereye?

- Rojda YILDIRIM
211 görüntüleme

Bir süredir 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü etkinlikleri kapsamında paneller düzenliyoruz. Bu panellerin özelliği kadınlar ve erkeklerin karma olarak katılması ve karşılıklı diyalogla sorunu tartışmaya açmamızdır. Kadınlar şiddet ve egemen erkek kimliği hakkında ne düşünüyor? Erkekler egemen erkek kimliğini çözümleyebiliyor mu? Geleneksel erkeklik ve kadınlık yeteri düzeyde görülebiliyor mu? Toplumsal cinsiyetçilik konusunda ne kadar farkındalık yaratabildik? Esasta bu sorunların tartışıldığı halk toplantılarında önemli bazı sonuçların ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Birincisi; kadın erkek ilişkileri geçmişe oranla kısmen de olsa daha rahat tartışılabiliyor. Eksik de olsa, yarım ağızla da olsa bir şekilde sorunlar dile geliyor. Ancak bu durumda kadın ve erkeklerin pozisyonu farklılık gösteriyor. Mesela kadınlar kendi yaşadıkları sorunları daha iyi izah edebiliyor. “Biz toplum olarak şunu yaşıyoruz, kadına böyle davranılıyor, aile içi sorunlarımız var” diyebiliyor. Ancak erkekler kesinlikle kendi yaşadıkları ya da genel olarak erkek kimliğini tanımlamada neredeyse eksilerde seyrediyor. Çünkü erkekler “biz erkeklerin şöyle anlayışları var, egemenlikli kültürün üzerimizdeki yansımaları şu tarzdadır, şiddet kültürü davranışlarımıza bir şekilde yansıyor” ya da söz düzeyinde bile olsa “erkek cins olarak egemen bir sınıftır” deme noktasından dahi uzaktır.

Kadınlar erkeklerden farklı olarak kendi sorunlarını ve yaşadıklarını tüm zorlanmalarına rağmen çözümleyebiliyorlar. Tüm toplumsal baskı, “aman toplum ne der, şu veya bu kesim ne der”e bakmaksızın bir şekilde kendini ifade edebiliyor. Ancak erkeklerde inanılmaz bir kasılma hali, erkeğe dokundurtmama haline rastlıyoruz. Erkekler kendilerini, içinde bulundukları egemenlikli pozisyonu, erkek cins kimliğini düşünmek, yoğunlaşmak gereği içinde değil. Çünkü yaptıklarını doğru ve meşru görüyor. Ayrıcalıklı konumunu normal ve kendisinin hak ettiği bir pozisyon olarak algılıyor. Dolayısıyla erkekler yaşadıkları egemen kimlikle kendi aralarında bir çelişki süreci koymamakta, çelişkiyi alabildiğine itmekte ve mevcut durumuyla barışık yaşamaktadır. Bu barışık hal bir tek politik ortamlarda biçimsel bir “yok biz de egemenliğe karşıyız, mücadelemiz kadın erkek özgürleşmesine dayanmaktadır” gibi genellemelere dönüşmektedir. O da özde değil, biçimseldir. Bu anlamda evdeki erkekle dernekteki, yürüyüşteki erkek arasına belirgin bir biçimsel değişim süreci girmektedir. Kadınların toplantılarda sıkça dile getirdikleri “dernekte demokrat evde diktatör” söylemi dikkate değer bir anlam taşımaktadır. Önemli bir hakikate dikkatimizi çekmektedir. Kürt kadınlarının yıllara varan cins mücadelesi herkeste bir değişim zorunluluğunu getirmiştir. Ancak bu değişimin ne kadar sağlıklı olduğunu bir kez daha düşünmek zorundayız. Erkek egemen kimlikteki çözülüş daha derin bir toplumsal mücadeleyle biçimde değil, özde kılınmak durumundadır. Aksi taktirde “evde baskıcı” erkek tipi dernekte kendisini hep kabul ölçüleri sınırlarında kontrol altında tutacaktır. Ve bu da çarpık şekillenmenin, özgürlük ideolojisine özde değil, biçimsel inanmanın ve yüzeysel bağlılığın ifadesi olmaktan kurtulamayacaktır. Bizler “kadın sorunu” olarak nitelendirilen tarihsel, toplumsal sorunlar yumağını henüz bir “erkek sorunu” düzlemine yeterince çekemedik. Erkek geleneksel erkek kimliği, iktidar ve devletle olan tarihsel bağı kendinde sorun haline getirdiği ve sorunun öznesi olarak kendini tanımlamaya başladığı andan itibaren değişim de gerçekleşecek ve zorunlu bir ihtiyaç olarak görülecektir.

Yaşanan bu sorunlarla bağlantılı diğer önemli bir konu ise özgürlük kavramına dönük algılarımızla ilgilidir. Özgürlük kavramı çok farklı tanımlamalarla ve yaşanma biçimleriyle ele alınmaktadır. Örneğin bir kesim kadın Avrupa’da olmayı, buradaki imkanlardan yararlanmayı, görece sosyal bir rahatlığa kavuşmayı özgürlük için temel bir kıstas olarak ele almaktadır. Bir kısım kadında da –özellikle muhafazakar ailelerde- erkeğin eve para getirmesi, kadına araba alması, ehliyet sahibi olması, evde kendince rahat etmesi yeterli bir düzey olarak görülmektedir. “Daha ne istenebilir ki” diyen birçok kadın bulunmaktadır. “Mutlu aile tablosu” bu söylemlerin üstüne oturtulmaktadır. Daha anlamlı ve kaliteli bir yaşam arayışı maalesef bu sınırlara çekilmektedir. Dolayısıyla özgürlük kavramı kendi toplumumuz içinde şu an en fazla muğlaklaştırılan, hatta fazlasıyla haksızlığa uğramış bir kavram durumundadır. Sosyal hayatın göreceli olarak düzelmesi elbette ki küçümsenecek bir durum değildir. Bir kadının ehliyet sahibi olması, araba sürmesi kıymetlidir. Ancak arayış düzeyi bu sınırlarda bitmektedir. Burada sorun ya da çelişki olarak görülmesi gereken özgürlük ve yaşam tarz ve zihniyetlerdeki dönüşüm düzeyidir.  Ne kapitalist modernitenin sunduğu yanıltıcı yaşam, ne de feodal hayat döngüsü içindeki kısmi ekonomik gelişmeyi özgürlük olarak algılayabiliriz.

Şu an kendi toplumumuzda bu her iki sosyal algı baskındır ve bir uçtan diğerine kayma göstermektedir. Bir taraftan özgürlük adına “açılan” bir kadın gerçekliği, diğer taraftan din, ahlak adına “kapanan” kadın gerçekliği bizim toplumsal dönüşüm dinamiklerimizin hangi yönde ilerlediğini göstermektedir. “Açılmak” ve din adına “muhafazakârlaşmak” iki seçenekmiş gibi sunulmaktadır. Görelim ya da görmeyelim ancak hatırı sayılır bir kesimde dini referans kadınlar için artık belirleyici alan durumundadır. Üstte belirtilen kısmi ekonomik rahatlamayı özgürlük alanı olarak gören eğilim kendini ayrıca böyle bir muhafazakâr kültür içinde yansıtmaktadır.

Tam da bu alanda özgürlük, etik, estetik, ahlak gibi kavramların daha fazla tartışılma ihtiyacı bulunmaktadır. Özgürlük olgusuyla mücadele arasındaki bağ, toplumsal gericilikle özgürlük arasındaki ters orantı, geleneksellikle özgürlük arasındaki çelişki bilincini toplumun temel algısı haline getiremeyişimizin sancılarıdır yaşananlar. Cins bilinci burada temel kilit bir kavram olarak toplumsal bilincin de öznesidir.

Ancak daha da çoğaltabileceğimiz birçok sorun ve toplumumuzun geldiği düzey bizlerin mücadele zafiyetini de göstermektedir. Bütün toplumsal sorunlar başta da biz kadın hareketinin sorunudur. 35 yılı aşkın bir zamandır yürüttüğümüz Kadın Özgürlük Mücadelesi oldukça geniş bir toplumsal kesimi direkt etkilemektedir. Fakat temel sorun ulusal bilinci de aşan cins bilincini kalıcı olarak toplumsallaştırmaktır. Burada daha fazla mücadele etmek, toplumun geleneksel zihniyetini daha fazla hedeflemek, daha cesur tartışmak ancak cins bilincini temel bir yaşam tarzına dönüştürebilir.

Her gün derneklerde, eylemlerde, toplantılarda gördüğümüz birçok kadında elbette ki önemli değişimler vardır. Hatta özgürlük bilinci konusunda kendini ilerleten ve duruş sahibi olan birçok kadına da rastlamak mümkündür. Ancak bu durum toplumsal fotoğrafımızın küçük bir kısmını yansıtmaktadır. Özgür kadın bilinci tüm toplumsal dinamiklere yayılmış değildir. Özgürlüğün toplumsallaşması ve derinleşmesi için bu alan üzerinde daha fazla yoğunlaşmamız ve tarihsel bir sorumluluk olarak radikal bir mücadele alanına dönüştürmemiz kaçınılmazdır. Devrimimiz bütün Ortadoğu’yu etkilerken, esasında da bir toplumsal özgürlükler devrimi olduğu gerçekliğini sürekli öne çıkarmamız ve bunu kalıcı bir kurumlaşmayla ete kemiğe büründürmemiz diğer devrimlerin içine düştüğü tarihsel çıkmazlardan kurtarabilir. İddiamız büyüktür. Aynı iddia düzeyi tüm kadınlarca sahiplenildiğinde kalıcılaşacaktır.