Türkiye yargılanabilir mi?

- Nazan ÜSTÜNDAĞ
105 görüntüleme

Dünya devletleri birinci ve ikinci dünya savaşlarında teknoloji ve ulus devletin ittifakının yarattığı korkunç ve başedilemez yıkım karşısında bu yıkımı denetleyecek ortak ve insani bazı kriterler geliştirme gereğini hissetmiş ve çatışmalı ortamlarda tarafların izlemesi gereken hukuku düzenlemek ve özellikle sivillerin haklarını gözetmek amacıyla Cenevre Anlaşması’nı geliştirmişlerdir.

12 Ağustos 1949’da Cenevre’de imzalanan Cenevre sözleşmesi, geçtiğimiz yüzyılın en önemli başarılarından biri olarak kabul edilir. Gerçekten de ulus devleti vazgeçilmez bir temel olarak almasına rağmen Cenevre Sözleşmesi’nin bu düzenin ilerici metinlerinden biri olduğu söylenebilir. Öte yandan Cenevre Sözleşmesi’nin bir türlü uygulanamaması da bu metnin gözettiği insani değerlerin ulus devlet ve kapitalist düzeninde nasıl da ulaşılmaz olduğunun bir vesikası niteliğindedir.

Cenevre Sözleşmesi 4 kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım; karadaki silahlı kuvvetlere mensup yaralıların durumlarının iyileştirilmesine, ikinci kısım; denizdeki silahlı kuvvetlerin yaralı, hasta ve deniz kazazedelerinin durumlarının iyileştirilmesine, üçüncü kısım ise; savaş esirlerine yönelik muameleye dairdir. Sözleşmenin önemli dördüncü kısmı savaşta sivillerin korunmasına yönelik maddeleri kapsar.

Rojava’da açık suç işleniyor

Dördüncü kısımda yer alan ağır ihlaller kasten öldürme, işkence ya da insanlık dışı muamele, kasten ciddi yaralanmalara yol açma, askeri gerekliliğin haklı kılmadığı, hukuka aykırı ve keyfi olarak gerçekleştirilen yıkım ve mülkiyete el konulması, bir savaş esirini ya da korunan birini yabancı kuvvet emrinde hizmete zorlama, bir savaş esirini ya da korunan bir kişiyi adil ve olağan yargılanma hakkından kasten mahrum etme, korunan bir kişiyi hukuka aykırı olarak sürgün, nakil ya da tecrit etme, rehin alma gibi gruplara ayrılmaktadır.

Herhangi bir savaş ilanı ya da milletler arasındaki bir çatışma halinde; bir ulusun kısmen veya tamamen başka bir ülke ordusu tarafından işgal edildiği durumlarda, bu işgallere karşı silahlı bir direniş olmasa dahi Cenevre Sözleşmeleri geçerli olmaktadır. Ancak birçok sivil toplum örgütü ve insan hakları savunucusuna göre, savaşın vahşetini engellemeye çalışan bu sözleşmeye rağmen dünyanın bugün geldiği konumda devletler bu kurallara kesinlikle uymuyor.

Birleşmiş Milletler yetkililerinin Suriye devleti tarafından kimyasal silah kullanma, halkı açlığa sürükleme, tehcir etme, ablukaya alma, keyfi tutuklama ve işkence etme gibi savaş suçlarının işlendiğine dikkat çektiği Suriye’deki iç savaş hiçbir insani önlem alınmaksızın 8’inci yılını doldurdu. Şu an ise Türkiye devleti Rojava’da açıkça ve göstere göstere suç işliyor. Hatta bugünlerde yayınlanan bir boykot metninde de ifade edildiği gibi uzun zamandan beri ilk kez bir devlet lideri, yani Erdoğan, tehcir etme ve nüfusu değiştirme suçlarını işleyeceğini ilan ederek başladı bu savaşa.

BMGK tasarrufundaki yargılanma

Yine Ortadoğu’da Suudi Arabistan ve Yemen arasında uzun süredir devam eden savaş ve abluka nedeniyle ise ülkede milyonlarca kişi insani yardımlara muhtaç durumda yaşıyor. Gıda ve ilaç stokları tükenen ülkede toplu açlık yaşanıyor ve pek çok kişi basit hastalıklar veya yaralanmalar nedeniyle dahi yaşamını yitiriyor. Cenevre antlaşmasına uyulmamasını kolaylaştıran en önemli sebep antlaşmayı ihlal edenlerin yargılanmasının büyük ölçüde Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi’nin tasarrufuna bırakılması.

Önceleri Güvenlik Konseyi’nin kararına bağlı olarak kurulan uluslararsı savaş suçları mahkemeleri 2002 yılından beri daha genel bir düzenlenmeye tabi tutulmuş ve Roma Statüsü’ne bağlı olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmuş. Bu mahkeme savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarını yargılıyor. Mahkeme 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamış ve binası Hollanda’nın Lahey kentinde bulunuyor. Roma statüsü 15 Nisan 2015 tarihi itibariyle 139 devlet tarafından imzalanmış ve 123 devlet tarafından onaylanmış.

Ancak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargılama yetkileri kısıtlı: (1) Sadece kişileri yargılayabilir. Devletleri yargılama yetkisine sahip değildir. (2) Yargılanacak kişinin taraf ülke vatandaşı olması gerekir. (3) Ayrıca yargılanacak suç taraf ülkelerin devlet sınırları içinde veya bir taraf ülke vatandaşı tarafından işlenmelidir. Bu kısıtlamalar sebebiyle uluslararası mahkeme genellikle mahkemelerin kendi vatandaşlarını veya yüksek makamlardaki sanık adaylarını yargılamak istememesi ya da iç çatışmalar nedeniyle yargı sisteminin çökmüş olması gibi durumlarda devreye girer. Türkiye bu mahkemeye üye değildir.

Adalet mücadelesini kolektifleştirmek

Lahey Uluslararası Mahkemesi Türkiye gibi üye olmayan ülkelerin savaş suçu durumlarında da kimi zaman yargılamada bulunabilir. Ancak bu sadece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, işlenen suçu savcıya bildirdiği ve sorgulama talep ettiği zaman gerçekleşir.

Nitekim Roma statüsü temel alınarak Uluslararası Mahkeme savcısı şimdiye kadar sadece 11 olayda soruşturma yapmıştır. Bunların hepsi de Afrika’dadır. Bu sebeple mahkeme inandırıcılıktan uzak kalmakta, güven vermemekte ve sömürgeci bir zihniyete dayanmakla suçlanmaktadır. Uluslararası Mahkemenin taraflı olması, yaptırımı olmaması ve savaş suçlarını engelleyememesi sebebiyle gittikçe yaygınlaşan ikinci bir mekanizma ise halk mahkemeleri ve kadın mahkemeleridir.

Halklar ve kadınlar tarafından resmi mekanizmaların çalışmadığı durumlarda kurulan halk ve kadın mahkemelerinin hukuki bir meşruiyetinin bulunmadığını söylemek gerekir.

Bu mahkemelerin üç rolü bulunmaktadır. Birincisi var olan resmi mekanizmaların yetersizliğine işaret etmek. İkincisi özellikle ezilen, devletsiz ya da dışlanmış halkların deneyimlerini açığa çıkartmak. Üçüncüsü ise adalet mücadelesini kolektifleştirmek ve kitleselleştirmek. Bu mahkemelerden en önemlisi Amerika’nın Irak işgalinin ardından 2003-2005 yılları arasında çalışmış Irak Dünya Mahkemesi’dir. Mahkeme çok çeşitli aydınlar, insan hakları savunucuları ve sivil toplum kuruluşları tarafından kurulmuş, Avrupa, Asya ve Amerika kıtalarında birçok oturum gerçekleştirmiş ve öncelikli olarak İngiltere ve Amerika olmak üzere birçok ülke ve şirketi mahkum etmiştir.

Dünya Halkları Daimi Mahkemesi

1979’da İtalya’nın Bolonya kentinde kurulan Dünya Halkları Daimi Mahkemesi ise 47 farklı davayı konu etmiş, en son 15-16 Mart 2018’de Türkiye’yi Kürtler’e karşı işlediği suçlardan dolayı mahkum etmiştir.

Bu mahkemelerin yaptırımı olmamasına rağmen savaş suçlarının kanıtlarını ortaya koyması, mağdurlara tanıklık imkanı vermesi ve ortak bir hafıza üretmesi açısından önemini korumaya devam etmektedir.

BM Güvenlik Konseyi Türkiye’yi kınamak için dahi ortak bir irade gösteremezken savaş suçlarından yargılama olasılığı oldukça düşük. Öte yandan dünyanın böylesi bir ilgisi varken Irak Dünya Mahkemesi gibi çok çeşitli insiyatifleri bir araya getirecek bir mahkemenin ortaya çıkartılması ve Rojava çevresinde ortaya çıkan dünya iradesine bir şemsiye kurması da mümkün olacak bir girişim oluşturulması da o derece mümkün. Eğer içinde bulunduğumuz koşullarda savaş suçları bir ülke başkanı’nın işleyeceği suçları önceden açıklamasını normalleştirmişse; aynı koşullar halkların savaş ve çatışmaları -yok edemese de en azından belli ilkelere tabi tutma amacıyla- denetleme ve sorgulama hakkını devletlerden kendi üstlerine almalarını da mümkün kılabilir.