Var etmeyi hatırlatan hafıza: TOPRAK-BEDEN DİRENİŞİ

- Dilan BOZGAN
24 görüntüleme
Latin Amerika’nın hafıza mücadeleleri, kesik damarlarından sızan hayaletlerin aramızda dolaşmasını andırır. Bazen pamuk saçlı kadınların döşündeki bir fotoğraftan üzerinize fırlarlar. Bazen de Pachamama’nın toprak renkli kadınlarının, sessiz, ama direngen varoluşlarında yeniden hayat bulurlar.

İnsanın insana şiddetine karşı duran, oğullarını ve kızlarını arayan analar gibi; insanın toprağa şiddetine karşı duran Abya Yala’nın (Olgun Topraklar) toprak renkli anaları da mücadele edegelmektedir bu diyarlarda. İnanışları, gelenekleri, kozmik-kavrayışları topraklarının rengi kadar türlü türlüdür. Nesilden nesle aktarılan; insani, dünyevi ve manevi varoluşa dair hikâyeleri, zamanın akışının kıvrımları arasına serpiştirilse de, artık “Amerika keşfedilmiş”, gizemlerinin üzerindeki örtüler birer birer beyaz adamın tasavvuru ve tasarrufunca kaldırılmıştır. Varoluş hikayeleri ise, katliam anılarıyla harmanlanmaya başlamış ve herşeye rağmen hayatta kalmayı nasıl başardıklarının, masalsı gerçekliğine adım adım dönüşmüştür.

Abya Yala kıyameti bizzat yeryüzünde yaşadı

Amerika’nın Avrupalılarca “keşfi” ile kıtada var olan nüfusun yüzde 95’i katledildiğinde, Abya Yala kıyameti bizzat yeryüzünde yaşamıştır. Sadece insanlara değil; toprağa, nehirlere, dağlara, taşlara ve ormanlara da kastetmiştir Beyaz Adam. Mary Pratt Emperyal Gözler (Los Ojos Imperiales) kitabında Avrupalı seyyah entellektüellerin, Latin Amerika keşif gezilerinde tuttukları notları inceler: Amerika kıtası emperyal eril güçler için en başından beri “ele geçirilmeyi ve girilmeyi bekleyen bakir topraklar” olarak görülmüştür. Geçen beş asır boyunca, bu fikirlerin kılıfı; demokrasi, ulus devlet, kalkınma ve ilerleme diye diye değiştirilse de, talan ve tecavüz kültürü baki kalmıştır.

Batı menşei sömürü sisteminin ve dünyevi algının, Abya Yala topraklarına ulaşması; halkları yoksullaştırma, yoksunlaştırma, yerinden etme ve topraklarını ele geçirme ötesinde bir anlam taşır. Toprakla bağlarına yani varoluşlarına bir saldırı; benliklerinin ve kimliklerinin ele geçirilmesi demektir bu talan hikayesi. Oysa; yaşamı, Pachamama’ya borçlu olduğumuzu unutmayan ve inatla hatırlatan yerli halklar, yılda bir kere ona ürünlerini adayarak teşekkür ederler. Latin Amerika yerli halklarının cosmovisión’una, yani en yakın Türkçe anlamıyla “kozmik-kavrayışına” göre varoluş, yaşayanlar (yani insanlar, hayvanlar ve bitkiler) kadar, ölüleri ve insan dışı kuvvetleri de kapsar. Dolayısıyla, sömürü düzeninin, insanların hayatına, özellikle de kadınlara kastı ile, toprağa kastı ve hatta kozmik dengeyi bozması birbirinden ayrı düşünülemez. Toprağa, mülkiyet temelli bakışın ve insan merkezciliğin hiçe saydığı bu, öteki türlü varoluş algısı, tüm yok ediciliğe karşı bugüne kadar aktarılagelmiştir. Kadim hafıza (memoria ancestral) yok etmeyi değil, var etmeyi hatırlatır. “Toprak ve biz” değil, “toprağın parçası ve uzantısı olarak biz” kozmik denge içindeki yerimizi ve hayatımızın anlamını toprakla bağımızda buluruz. Toprağa karşı şiddetimiz; yani, kendine ait bilinci olduğu kabul edilen Pachamama’nın yok edilmesine yönelik edimlerimiz ve onu canlı bir varoluş olarak algılamayı unutan aklımız, şiddet sarmalına dolanmamıza neden olur. İp eğirmeye ve desen desen, varoluşun hikayesini işlemeye devam edegelen, toprağın kadınlarının, ne yapmakta olduklarına bir de buradan bakarsak, onlar gibi sabırla bu düğümü çözmek yönünde ufak da olsa bir adım atabiliriz.

Yeryüzüne tutunma hikayesi

Destansı bir direniş hikayesi değil, masalsı bir yeryüzüne tutunma hikayesidir Pachamama’nın evlatlarının hikayesi. Sadece yaşamanın değil, yaşatmanın da hikâyesidir. Bedenlerine, topraklarına, dünyayı ve kozmosu kavrayışlarına türlü biçimlerde kastedenlere karşı, sessizce var olma ve var etmenin gündelik deneyiminden süzülen bilgelik, mücadelelerine de ışık tutar. Yerli halklar, Batılı akılcılık ve sömürü sistemiyle lime lime edilen yaşam/var-oluş/bir-olma bilgisini, mücadelelerinde ve topraklarında yaşatmak üzere, durmadan hafızalarını, yani kadim hafızayı tazeleyegelmekteler. 2015’te Goldman Çevre Ödülünü alan COPIHN ‘in (Honduraslı Halk Örgütleri ve Yerli Örgütler Konseyi) kurucusu, doğa ve çevre (Pachamama) savunucusu, Lenca halkından bir feminist olan Berta Cáseres, Agua Zarca hidroelektrik santral projesine karşı geliştirdiği direniş için ödül aldığı törendeki konuşmasında, adeta özetlemiştir bütün bu manevi kadim hafızanın bugünkü yerli halk mücadelelerine

yansımalarını:

“Cosmovisión’umuza göre; bizler, topraktan, sudan ve mısırdan doğan varlıklarız. Lenca halkı olarak bizler, suların kadim koruyucularıyız ve kız çocuklarının özünde saklanırız. Bizlere, hayat vermenin birçok biçimi olduğu öğretilir. Nehirleri korumak, insanlığa ve bu gezegene hayat vermektir. COPIHN, halklarla birlikte, halkların özgürleşmesi için çalışır. Halkların; suyu, nehirleri, ortak kaynakları ve doğayı korumaya yönelik inançlarıyla birlikte, halk olarak haklarını destekler. Uyanalım, uyanalım insanlık! Artık vakit kalmadı. Bilincimiz; kapitalist, ırkçı ve ataerkil süzgeçten geçerek sadece kendimizi yok etmeyi tasavvur etmekten silkinmeli… Militerleştirilmiş, çitlenmiş, zehirlenmiş Pachamama’mızın ve onunla birlikte temel haklarımızın, sistematik olarak ihlal edilmesi, bizi harekete geçmeye zorluyor. Hep birlikte var olabileceğimiz; adil ve onurlu bir biçimde yaşayabileceğimiz, bir hayat için mücadele edelim!”

Berta bunları söyledikten hemen sonra, Honduras devlet güçlerinin derin ve sessiz işbirliğiyle, uluslararası şirketlerin yerel tetikçileri olan paramiliter güçler tarafından, 2016’da öldürüldü. Tıpkı aynı toprakların kadim sakinlerinin başına “Amerika keşfedildiğinden” bu yana, nesillerden beri gelenler gibi: Katledildi…

Eteklerinden Pachamama’nın ruhu dökülüyor

Yerli halklar, bugün, topraklarından koparılıp metropollere dağılsalar bile, “yüzlerimiz ve renklerimizle varız, tüm katliamlarınıza rağmen hâlâ buradayız” demeye devam ediyorlar. Toprakla, maddi olduğu kadar, manevi anlamda da bağları olduğuna inandıklarından; direnişi hem topraklarında hem de topraklarından uzakta olan bedenlerinde sürdürüyorlar. Kentlerde, ırkçı nefrete karşı; bedenlerinde yazılı, yüzlerinden belli olan kimliklerini ve barışçıl varoluş-inançlarını devam ettiriyorlar. Kendilerini, bir uzantısı olarak gördükleri Pachamama’nın sömürüsüne ve bunun beraberinde getirdiği insani, ekonomik ve ekolojik felaketlere karşı direnişlerini düşe kalka olsa da inatla devam ettiriyorlar. Sanırım bu, en açık biçimde; Bolivya’da faşizme, şiddetin karanlığına sürüklemek ve sürüklenmekten başka sözü ve özü olmayanlara karşı, kazandıkları barışçıl zaferde görülüyor. La Paz’ın, El Alto’nun gecekondu mahallelerinde dans eden Aymara, Quechua, Guarani halklarından kadınlar, eteklerini “jallala” nidalarıyla dalgalandırıyorlar. Sömürge hükümetlerinin, kamusal alanlara sokmadığı eteklerinden, taşlar değil; tüm felaketlere ve şiddete karşı, yine ve yeniden kendini varedebilme gücünde olan, Pachamama’nın ruhu dökülüyor.

Yerli halklar yaşatma ve yaşama mücadelelerini, siyasal tanınma mücadelesine de dönüştürdüler. Kolomb’un Amerika’ya varış günü olan 12 Ekim; Colombus günü, Hispaniklik günü veya Irk günü olarak kutlansa da; yerli halklar için kendilerine dönük soykırımların ve Pachamama’nın felaketlere sürüklenmesinin başlangıç günüydü. 2000’li yıllardan itibaren, bu günün yeniden isimlendirilmesi talebinin, yerli halklar ile Latin Amerika devletleri arasında bir tanınma mücadelesine dönüştüğünü görüyoruz. Bu günün ismi; Arjantin’de 2010’da Kültürel Çeşitliliğe Saygı Günü, Bolivya’da 2011’de önce Özgürlük, Kimlik ve İnterKültürellik Günü, daha sonra Sömürgesizleşme (De-colonización) Günü, Şili’de 2000’de İki Dünyanın Buluşma Günü, Ekvator’da 2011’de İnterKültürellik ve Çok-Ulusluluk (Plurinacional) Günü, Peru’da 2009’da Yerli Halklar ve İnterKültürel Diyalog Günü, Venezuela’da 2002’de Yerli Halk Direniş Günü, Uruguay’da 2014’te Kültürel Çeşitlilik Günü ve Nikaragua’da Yerli, Siyahi ve Halk Direniş Günü olarak değiştirildi.

Onurumuzu yeniden kazanmak için

Devletler nezdinde bu anlamda bir tanınma, uzun süren ve inişli çıkışlı bir yerli mücadelesinin sonucu. Son olarak dikkat çekmek istediğim nokta ise, devlet tarafından tanınma süreçlerini odağa almak yerine, yerli halkların (özellikle, yerli kadın mücadelesinin) insan ve insan-ötesi varoluşa dair kadim inanışlarını ve Pacahamama’yı yaşamaya ve yaşatmaya yaptıkları vurgu. İnsani varoluşu, dünyanın varoluşundan ve kozmik dengeden ayrı düşünmeyen bu toplumlar, hayatın devamlılığına ve sürdürülebilirliğine dair ufuk açıcı kavramlara ve pratiklere sahipler. Yüzlerce yıldır, bu toplumların temelini oluşturan, hayatın bir bütün olarak dengesine vurgu yapan anlayışları. Bu dengenin bozulması ile içine girdiğimiz şiddet sarmalı, birbirinden ayrı düşünülemez. Hakeza, köyden kente göçle birlikte kadına yönelik şiddetin artması da bir tesadüf değil. Bu konuda, Iximulew-Guatemala’dan kadınların sözlerine kulak verelim ve sözümüzü TZK’AT, Toplumcu Feminist Kadim Şifacı Ağı’ndan (Red de Sanadoras Ancestrales del Feminismo Comunitario) kadınların sözleri ile bitirelim:

“Bize göre, toprak-bedeni savunmak; bedeni, geçmiş zamanlardan kalan, ataerkil ve kolonyal güce karşı savunduğumuz tarihi bir toprakmışçasına ele almak demektir. Aynı zamanda toprak-bedenin, hayatı geri kazanmak için yaşamsal önemde bir yeri olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda, yerli kadınların yaşadıkları çok katmanlı şiddete, özellikle tecavüze, topraklarına karşı yapılan saldırıya ve kadın katliamlarına karşı mücadeleler, tarihi mücadelelerdir; ama hâlâ günceldirler. Onurumuzu yeniden kazanmak için bedenimizi iyileştirmek ve doğayla ilişki içerisinde olarak neşe bulmak özgürleştirici bir siyasal iddiadır.”