Zagros’ta bahar…

- Dicle ARYA
39 görüntüleme
Yazmam gerek bu güzellikleri…
Birçok sebep var yazmak için. Sistemli, sürekli olmasa da yazmam gerek gerillaları, gerilla alanlarını, onların yaşadığı bu dağları… Görkemli Kürdistan’ı. Gördüğüm güzellikler karşısındaki kalp atışlarımı, duygu ve sevinçlerimi yazmam gerek. Ve yazdıklarım Zagros eteklerinde akan şelaleler gibi olmalı…

Zagros, Mezopotamya’nın kadim coğrafyası. Zagroslarda yaşam, özgürlük arayışı ve savaşı farklıdır. Tarihte de bu böyle. Buralar gerilla denetiminde. Ve bu dağlar, bu güzellikler gerillanın koruması altında. Zagros, nasıl ki; Mezopotamya’nın diriliş yeri olmuşsa, şimdi de yeniden dirilişin mekanı, dağları… Zagros Dağları tarihin farklı zamanlarında, birçok efsaneye, kahramanlığa tanıklık etti ve ediyor. Buralar özgürlük adına mücadele eden ve direnenlerle dolu.

Bu dağlarda gerillacılık yapmak zorluklarıyla birlikte görkemi, heybeti ve güzellikleri görmek demek. Baharın ilk demlerinde bu güzellikleri büyük bir hayranlıkla izliyoruz.

Ülkemin çocuklarını bağrında taşıyan Zagros Dağları’nda yağmur yağıyor. Dağların üzerinde bulutlar usul usul geziyor ve güneş bulutların arasından kendini göstermek için büyük çaba harcıyor.

Tomurcuklanan ağaç dalları, karın erimesiyle dolup taşan nehirler, yeşeren otlar ve şelaleler müjdeliyor bize baharın gelişini. Ülkemin çocukları hiçbir mevsimin zorluklarını dert etmiyor… Kimi erzak çekerken, kimi ise kamplarını yapıyor. Bazıları da baharın gelişini yağan yağmurlarında ıslanarak hissetmeyi tercih ediyor.

Bu savaşçıların ülke ve özgürlük dağlarına olan sevgisi her mevsimde olduğu gibi, baharında da yoğun. Gülüşleri, ağaç tomurcuklarının patlaması gibi her vadiye yayılıyor. Zagros’un güzelliklerini ve yaşattığı duyguları tarif edebileceğimi sanmıyorum. Çünkü bazı güzellikler tanımlanamaz, yaşanır.

Körpecik ve rengarenk çiçeklerin veya yağmur sonrasının toprak kokusu nasıl anlatılır? Veya vadileri dolduran bereket yağmurlarının oluşturduğu taşkın sularının uyandırdığı ürpertiyle karışık coşku?

Gerillaların tüm bu doğa harikalarını izlerken ve yaşarken gönüllerinde büyüttükleri okyanus misali umut nasıl anlatılır?

Canlanan toprak, saf, temiz doğurgan ve doyurgan su, envai çeşit çiçeğin rüzgarın da etkisiyle dalga dalga yayılışını onun büyüleyici kokusunu anlatamam. Biliyorum. Güneşe doyan her bir kayanın, toprak zerreciğinin mutluluğunu mesela… Şelalede oluşan gökkuşaklarını, güneşin suyla buluşmasının ışık danslarını

anlatamam…

Ve su, hayattır buralarda. Hayat, su ile bütünleşmek.

Su iman, su temizlik, su saflık…

Gökyüzünden yeryüzüne inen her bir damlada, ne öfkeler, ne acılar ve ne mutluluklar gizli…

Evren; kirlettiğimiz dünyayı temizlemek adına yine suyu damla damla gönderiyor bize. Asıl bereket suda saklı değil mi?

Tüm kirleri su temizler. Kirlerden kurtulmak adına hep kullandığımız şey su değil mi? İçimiz dolduğunda, gözyaşlarımızla temizlemez miyiz? İçimizi, yüzümüzü yıkamaz mıyız bu gözyaşlarıyla?

Su hayat, hayatsa suyla bütünleşmedir buralarda…

 

*****

Aşk kokar dağlı kadınlar

İnsan, varolduğu ortamda kendi yansımalarını görmek ve etkileşim içerisinde olduklarına cevap olma beklentisine girer. Her şey tecellisini arar. İslam’daki vahdet-i vücut gibi. Yani tanrının yarattıklarında kendini yansıtması. Bu, aynı zamanda insani bir gerçekliktir de.

İşte kadın, yaşamın tecelli arayışının somut bir ifadesi. Her kadın, kendisini kendinde ve çevresinde aradığı, anlamlandırmaya çalıştığı bir mucizedir. Yaşam arayışlarımız kendini ifade etmek için araçlar yaratmıştır. Yaşam, yüreğin ve beynin birlikte soluklanışıdır. Yani yaşamsal bir anın can bulmasıdır. Nefes alıp vermek

yaşamak anlamına gelmez. Nefesini kesen anlarda varsan yaşamı yaşıyorsun demektir. Bu yüzden yaşam mutlak bir parça taşımalı bizden. Ve bütüne bir parça eklemeliyiz kendimizden.

Yaşam; solgun bir ışıkta, yüreğinizin aydınlığında gizlediğiniz tüm karanlıkların ürkekçe ışıldamasıdır. Ya da insanların ölümsüzlük istemine bir cevaptır. Ve doğada kendini bulur. Doğanın ise kendini ifade ettiği bir dili vardır. Kendini çıplak ve doğal bir kadında ifade eden doğa; hisleriyle, merakıyla,

arayışları ve korkuları ile beraber kendini en iyi kadında tanıma kavuşturmuştur. Bunun arayışına başlayan doğa, bugünkü renginin yansıması olan kadın ve kadının sembolü olan ADAR’da var olur.

Erkeğin, iletişimde en zorlandığı ve ısrarla kaçındığı nokta yaşamın kendisidir. Yaşam, bireyin kendisiyle ilişkilendiği an olması itibariyle son derece kişiseldir de. Ama onun toplumsallık gerçeğini kadında bulmak mümkündür. Belki de bu yüzden kadın, “toplumsal aşkın öncüsü” olarak nitelenir. Ya da “tanrıça” olması, toplum-birey diyalektiğini en iyi yakalayan hakikat gerçeği olduğu içindir. Bu yüzden yaşadığı zamanı aşan evrensel bir yaşama evrilmesinin adı da kadın oluyor.

Kadın olmak, tüm zorlukların yanında korkmadan, kendimiz olarak yaşamak, farklılıkların zenginliğini koruyarak birliktelik içinde yaşamın renginde buluşmaktır. Ve yine kadın, cesur düşüncelerin yarattığı bir gerçekliktir. Adem-i insan bunu köreltmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır.

Tarihte ve günümüzde bunun binlerce örneği hem kayıtlarda hem de hafızalarda oldukça mevcuttur.

Biz gerilla kadınlar, ulaşılamayana ulaşma umudu ile yaşama sıkı sıkı sarılıyor ve dünyanın her köşesinde kadınları arıyoruz. Eğer bizi arayan kadınlar varsa yüzünü dağlara, bize dönsünler.

Dağlı olmak; berrak bir su kadar duru olmak, sırra ermektir. Kapitalist modernitenin çengelinden az da olsa kendini azad etmektir. Yani, bir başkası gibi davranmamak, kendi vücudunda kendisi olmak, ruhunu korumaktır. Dağlar, sıradanlıktan ve ezber hayatlardan sıyrılıp, sığındığımız limanımız.

Amacımız; özgür bir gelecek umuduyla yaşama sarılıp, onu varetme yolunda ilerlemek. Kendimizden yola çıkarak yürüdüğümüz bu yollar sizlere uzanmakta. Çünkü her kadın birbirinin içinde yaşar. Mekan ve zaman nafile. Bir kadın gerillanın, Kürdistan dağlarında sarf ettiği emek, gelecek özlemi kokar. Dağ kadınları, her şeyden önce toprak kokar. Hepsi sevda yüklüdür, aşk kokar. Temiz dağ esintileriyle soluklanmıştır her biri.

Savaş gerekçeleri olan sömürüye, ihanete, düşürülmüşlüğe karşı derin öfke sinmiştir her birine. Ve tabi ki bütün acılara karşı direnme, savaşma gücünü veren, bütün yoklukları, yarım kalmışlıkları sineye çeken; güzel yarınlara olan umut, yeni yaşama bağlılık ve özgürlük aşkı. Hepsine renk veren bitimsiz duygulara gebedirler. Bu büyük buluşmanın derin hazına davet ediyoruz tüm kadınları.

Ateş dergahlarından çıkanlar olarak bir buluşma anında daha var olmalıyız. Ama beyaz ama siyah, ama sarışın ama esmer, ama uzun ama kısa, ama Kürt ama Çerkez, ama Alevi ama Hıristiyan, hiç fark etmez. Önemli olan, özgürlüğe koşar adımlarla ilerlemek ve bu adımların heyecanlı buluşmalarını yaratıp ortak akıl, ortak mücadele, ortak aşk ile toplumsallığı oluşturmak. Toplumsallığın adı olan başka Adar’larda buluşmak umuduyla…

Sorxwîn AVESTA