21. Yüzyıl feminizmi nereye doğru?

- Hêja ZERYA
86 görüntüleme

Kadınlar olarak mücadele yılımız 8 Mart’la başlıyor. Yıla dair temel mesajımızı ve direniş hattımızı belirlediğimiz, ideolojik, politik, eylemsel ve yaşamsal duruşumuzu gözden geçirdiğimiz, yıla daha iyi hazırlanma zamanı.

21. yüzyılın 20’inci 8 Martı’nı karşılarken, sistem-karşıtı en güçlü potansiyele sahip feminist hareketin genel krizinden bahsetmek istiyorum: Ataerkil sistemle uzlaşmaz çelişki içinde olan, ilk sömürünün dayatıldığı kadın gerçeğini aydınlatmada önemli katkıları olan feminizm, günümüzde kadın gündemini belirlemenin ötesinde, ciddi bir parçalılık içinde. Kadın katliamlarını, taciz ve tecavüzü açıktan destekleyen devlet adamlığı ve politikalarının öne çıktığı, kadın kurtuluş hareketlerinin ve feminist mücadele kazanımlarının tek tek hedeflendiği bir dönemden geçiyoruz.

Korkular, kaygılar gerçeğe mi dönüştü sorusunu sorduran bir dönem. Neydi bu korku-kaygılar?

1960-70’lerde uzun bir sessizlik sürecinin ardından yeniden toparlanan, etkili olmaya başlayan ve ortak gündemler oluşturan feminist hareketin gelişim yaşadığı dönemin hemen arefesinde akademik zeminlerde ortaya çıkan postmodern feminizme kuşkuyla yaklaşılır. Kadın kimliğini yapıbozuma uğratarak kimliksizlik, farklılık eksenli cinsel kimlik sorgulamaları öne çıkar. Toplumsal sorun tespiti yerine; tek tek birey hikayeleri, metin-söz üzerinde anlaşılmaz dil kurguları içinde hem feminist olan hem olmayan bir yaklaşım ortaya çıkar.

Postmodern feminizm karşı devrimdir

Josephine Donovan Feminist Teori yapıtında postmodern feminizmin, feminist hareket için ölümcül bir darbe ve bir karşı devrim olduğu tespitini yapar. Bu hareketi, Queer teoriyi geliştiren Judith Butler’i kastederek “Butler kadın kategorisini ortadan kaldırmak istediğini reddeder, ama hem onun hem de diğer postmodernist üçüncü dalga teorilerinin net etkisi, tarihsel, toplumsal ve ekonomik (kısacası, maddi) bir kimlik olarak kadın kimliğini inkar etmektir; böylece bu grup yararına siyasal eylem ihtimalini de ölümcül biçimde zedelemiş olurlar, yani feminizmi” der.

Elizabeth Gross, “Ezilmeye karşı her türlü grup direnişi ihtimalinin ortadan kaldırılması çağrısının; kadınlar uluslararası bir grup olarak bir kimlik kurma hakkına sahip olmak ve kendilerini temsil edebilmek için hareketlendiklerinde, ilk kez bir karşı hareket olarak Batı tarihinde açıkça ortaya çıkması dikkat çekicidir” der.

Maria Mies, Ataerki Ve Birikim Kitabı’nda postmodern feminizmin, bir sistem olan kapitalist ataerkiyi yenme hedefinden vazgeçtiğini, maddi dünya ve gerçekliğin sanal olduğunu ortaya koyan yeni bir idealizmi ortaya attığını iddia eder: “…. kadın çalışmalarında da postmodern söylem, yalnızca ataerki, kapitalizm, sömürü ve ezilme gibi kavramlardan değil, aynı zamanda kızkardeşlik ya da dayanışma gibi kavramlardan da hızla kurtulmaya çalıştı….. bu kavramların yerini, farklılık ve kimlik, yapı ve yapı çözüm gibi kavramlar almaya başladı. Toplumsal ilişkilerin tahlili ve gerçekliğe materyalist ve diyalektik yaklaşım, yerini söylem teorisine bıraktı.” Kadına ilişkin tarihsel ve maddi gerçekliğin çözümlenmesinin “özcülük” olarak, günah ilan edildiğini; kadın, anne, toprak, ataerki, kapitalizm vb kavramları kullanmayı tabu sayarak yasakladıklarını söyler.

Queer feminizm’in “sonsuz cinsiyet” tanımı

Kapitalist toplumda cinsel kimliğin belli iş-işlevlerin taşıyıcısı haline geldiğini ve toplumsal cinsiyetin kültürel değil, sınıf ilişkilerinin bir özgülleşmesi olarak ele alınması gerektiğini belirten Silvia Federici; “Bu bakış açısından, postmodern feministler arasında ‘kadınlar’ı bir analiz kategorisi olarak kullanmaktan vazgeçme ve feminizmi sadece zıt terimler içinde tanımlama ihtiyacıyla ilgili olarak yürütülen tartışmalar yanıltıcıdır” uyarısında bulunur.

Postmodern feministler içinden bazı eleştiriler olmakla birlikte, Queer teori, Queer feminizm olarak bu feminist akıma damgasını vurur. Anti-ırkçılık, anti-milliyetçilik, anti-kapitalizm vb gibi başka boyutları kapsadığı belirtilse de Queer (tuhaf, norm dışı) teori; cinsellik-cinsiyet-toplumsal cinsiyet konularını tersine çevirme temelinde, feminizmin temel gündemleriyle ilişkilidir. Feminizme eleştiri temelinde bir alternatif politika iddiasıyla ortaya çıkar. Bedeni ve cinsiyeti “bela” olarak tanımlayan tersine çevirme, altüst etme amaçlı arayış, cinsiyetsizlik ve “sonsuz cinsiyet” tanımında somutlaşır. Cinsiyetleşmenin zorla kabul ettirildiği, ancak içsel olarak reddedildiği biçiminde yorumlanır. Kimliksizliğin, “kadın-erkek kategorileri”ni reddetme ve insan tanımında sabitlenmesi, yine heteroseksüelliğin reddinin farklılık ve çokluk olarak sonsuz cinsiyetlilikte tanımlanması, yeni dönem feminizminin önüne, gelenekten ve gelecekten kopma tehlikesini çıkarmıştır. Tanımlanacak ve peşinden sürüklenerek mücadele gerekçesi yapılacak bir kadın kimliği kalmamış, anlamsızlaştırılmıştır. Kimlik vurgusuna, biyolojizm ve özcülük tartışmaları arasında gidip gelen bir baskı uygulanmaktadır.

Feminizmin kimlik siyaseti

İktidar karşıtlarının, kendilerine yeni iktidar alanları yaratma anlamında kimliğe tutunma, fetişleştirme durumu eleştirilebilir. Bunun bir kadın milliyetçiliğine, tersinden bir cinsiyetçiliğe götüreceği biçiminde eleştiriler geliştirilebilir. Ancak maddi olarak kadın varlığı ve tarihselliğini reddetmek, sömürünün kökünü; erkek varlığını reddetmek ve tarihsel süreçten koparmak, iktidarı ve devletli uygarlığı soyutlaştırır, görünmez kılar. Esas olan ise, her ikisini reddetmek; insan toplumunu ve toplumsallığı tanımsız, muğlak ve hastalıklı kılar. Hastalıklı olan; iktidar ve devletli sistemin toplum ve insan üzerindeki tahribatı, yarattığı yabancılaşma, cinsel kimlikler üzerinde oynama ile esas uzlaşmaz ve tarihi çelişkinin üzerini örtme uğraşıdır. Egemenliğin kökenini muğlaklaştırma, tahribatının üzerini örtme ve içinden çıkılamaz bir çözümsüzlüğe, yönsüzlüğe, anlamsızlığa, tanımsızlığa ve yaşamdışılığa sürüklemedir.

Feminizmin kimlik siyaseti ile varolanı altüst etme amaçlı 1990’lardan bugüne geliştirilen kimliksizlik siyasetinin artı ve eksileriyle geldiği nokta nedir? Hangi kaygılar gerçek olmuş, hangi arayışlar yerini bulmuştur?

Burjuva devrimi ve toplumsal kurtuluş mücadelelerine katılan kadınların, kadın haklarının kabulüne dönük ölümü göze alan kitlesel mücadeleleri, feminist mücadelenin temeli sayılır. Gündem belirleyen, kadınları alanlara döken, barikatları ve sokakları terketmeyen, açlık grevlerinde ölümü göze alan kadın hareketliliği, nereden nereye gelmiştir? Uzun bir süredir eleştirilen marjinalleşmeyi aşamayan feminist hareket, etkili eylemci kimlikten, farklı kesimlerden kadınları yan yana getirmekten uzaklaşmıştır.

Feminist mücadeleyi devlet sınırlarına çekme operasyonları

“Feminizm Herkes İçindir” diyen Amerikalı siyahi feminist Bell Hooks tarafından; orta sınıf beyaz kadınla sınırlı kalan, elitleşen, araştırma merkezlerine, akademik çalışma alanlarına sıkışan gidişatın risk oluşturduğu tespiti, birçok feminist tarafından yapılmış ve halen geçerlidir. Giderek soyut, anlaşılmayan bir dil ve metinler üzerinde yürütülen tartışmaların, toplumsal gerçeklikten, genel kadın camiasından koptuğu eleştirisi güncelliğini korumaktadır. Bilinç yükseltme tartışmalarında yakalanan düşünsel, ruhsal ve toplumsal derinleşmeye, kızkardeşlik kültürünün yerel ve uluslararası dayanışma ağlarının yeniden canlandırılmasına duyulan ihtiyaç, birçok çevre tarafından dile getirilmektedir.

1960’lardan sonra canlanan, özel-kamusal alan ayrımı yapmanın tuzak olduğunu, erkek-devlet şiddetinin toplumsal her alana sindiğini belirten ve kadın bedeni üzerindeki tahakkümü görünür kılan feminist mücadeleyi devlet sınırlarına çekmenin operasyonları geliştirilir. Özellikle üniversitelere bağlı “kadın araştırma merkezleri”, kürsüler, proje eksenli teori üretmeye ödüllü teşvikler halen etkilidir. Diğer yandan uluslararasılaşan feminist mücadelenin etkisini kırmak için BM merkezli geliştirilen toplantılar, konferans ve kongreler, uluslararası sözleşmeler, yine proje ve mikro kredi eksenli destekler hem düşünsel hem de toplumsal, ekonomik arayışların yönünü sistem içine kaydırmaya dönük önemli girişimlerdir ve halen etkili bir politikadır.

Direnişçi çıkışları bekleyen bir feminizm ihtiyacı

Batı ve orta sınıf beyaz kadın merkezliliği aşmama, sömürgeciliği, milliyetçiliği, faşizmi ve soykırıma varan katliamları meşrulaştırma ve aynı cepheye düşme durumuna yol açmıştır. Oryantalist ve egemen bakış açısının, kadın gerçeğini parçalayan, bütünlüklü görmeyi engelleyen zihniyet sorunları, varlığını sürdürmektedir. Siyah, İslamcı, sömürge ülke kadınlarının kendi feminizmlerini geliştirmeleri, bu parçalılığı aşmaya yetmemiştir. Bu mücadele ile farklı ırk, inanç, etnisite ve kültüre bağlı kadın gerçekliği daha görünür hale gelmiş olsa da gündemi belirleyen Batı merkezli sorunlardır. Queer feminizm eksenli lezbiyen ve gey sorunlarına kilitlenen gündem, kadın katliamlarını, ideolojik, politik, ahlaki sınırları zorlayan tecavüzcü sistem şiddetini tali, etkisiz ve ekstra gündemlerden biri kılmıştır.

Cins çelişkisi ve erkek egemen baskı açık ve gizli biçimleriyle derinleşmiş, tıpkı Olympe de Gouges gibi devrimci tutumu ve giyotini göze alan militanvari, direnişçi çıkışları bekleyen bir feminizme ihtiyacı belirginleştirmiştir. Kapitalist modernitenin düşünce ve yaşam sınırlarını aşmayan, radikal örgüt-politika-eyleme yönelmeden sistem-karşıtlığını geliştirmek mümkün değildir. De Gouges ilk feminist eser sayılan Kadının ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi’ni Fransız Devrimi’nin toplum tahayyülünde kadına yer olmadığını açıkça ilan eden İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne karşı okuduğunda, giyotine gitme hakkı olan kadının konuşma kürsüsüne de çıkma, yani siyaset yapma hakkını savunuyordu.

İki yılın ardından “erkek işine karıştığı, cesaret ettiği” gerekçesiyle giyotinle cezalandırıldı. Mahkeme kararı: “De Gouges, devlet adamı olmak istedi, şimdiye kadar sistemin ona bahşettiği kadın özelliklerini, kadın erdemlerini utanmadan bir kenara bırakmak istedi. Siyaset yapmak istedi. Bunun bedelini de doğal olarak canıyla ödeyecek” biçimindedir.

Kaygı ve korkular yerini neye bırakmıştır?

Judith Butler feminist hareketi; siyasi muhalefeti meşru bir şikayete dönüştürme ve feminist iddiaların benimsenmesi için devletin meşruiyetine başvurmaya yönelik çağdaş girişim arasında kaybolup gittiği biçiminde eleştirir. Bireysel kaldığını, kapitalizme karşı durabilmek için yan yana gelmekten bahseder. Ancak kendisine verilen Adorno ödülünü aldığı konuşmada, bir yandan baskının derinliğini gören Adorno’nun, buna karşı direniş seçeneğini göremediği eleştirisini yaparken, diğer yandan kendisinin tercih ettiği ve teşvik ettiği direniş yöntemi oldukça dikkat çekicidir: “Kimi sözlü konuşmayı, kimi kahramanca kavgaya girmeyi tercih eder, ama bana göre ortak eylem bazen de ret, sessiz kalma, hareket etmeyi reddetmek gibi bedensel hareketlerde bulunur. Bu hareketler daha radikal demokratik….. yeni bir hayat biçimini talep etmek için yaptıkları eylemin ta kendisiyle eşitliğin demokratik ilkelerini ve karşılıklı bağımlılığın ekonomik ilkelerini icra eden toplumsal hareketlerde yaygındır.”

Kaygı ve korkular yerini neye bırakmıştır?, sorusunu sorma zamanı gelmiş ve geçmektedir.