Bu kadınların bildiği bir şey var!

yazan Newaya Jin

DSC09494Elimi uzatsam gökyüzüne dokunacak kadar ona yakın olmak; göz görebildiği kadar uzak ve derin… Uzaklığın yakınlığını solumak. Ve sesler; ancak bu yüksekliklerde duyulabilecek evrenin dönüş sesleri. Ürpertici, bazen ürkütücü. Hırçın, güçlü ve ama insansı bir haykırış gibi. İçinde olduğun, birlikte döndüğün, dönüp dönüp de içinde kaybolduğun sesler. Akan, dönen, nefes alıp veren kocaman bir dünyanın içerisinde birlikte olduğun, aktığın ve döndüğün bir evren. Hiçbir duvarın, hiçbir parmaklığın, mazgalın ve demir kapının çerçevelemediği, bölmediği sonsuz uzaklıklar, yakınlıklar ve yollar ve dağlar. Yürüyebileceğin kadar özgürlük. Özgürlük yürünür çünkü. Baş döndürecek kadar yüksekliklerde olmak…

Bütün hatıralar-hasretlikler; ufuklara serili karşında. Ruhun kaldırdığı kadar gökyüzü, yeryüzü. Kendinle sınırsızca bir buluşma, kucaklaşma. İnsanın kendisini kucaklayışı… İlk insan oluşla kucaklaşma, ilk düşünce-ilk paradigma, arayış ve merakla. Kendin olduğun, içinde olduğun bu doğada insanca bir şey var. Benziyor, anımsıyor, öfkeleniyor ve özlüyor. Gidişlerde hep bir geliş vardır. Güneş gidiyor batıya, sonra ay doğuyor, sonra yine güneş. Gidişler ve gelişler. Hilalin inceliğinde kendi yansımanı görmek… Özlemin ve umudun gölgesi ayda saklıdır derler. Dünyanın ve ruhunun gölgesidir çünkü ay’ı büyüten. Özlemle büyüyen, beslenen ay. İnsanın doğaya nakşettiği anılarla ve yaşamla renklenen bu sonbahar günlerinde güneşin her doğuşunu ve hele de batışını yaşamak, ayın süzülerek yükselişiyle birlikte doğmak-batmak ve yükselmek. Güneş ışınlarının başka hiçbir mevsimde olmadığı kadar narin, yumuşak ve “doğanın bakışı bu”, gözbebeği dedirten düşüşünde huzur var. İçinde neler var bu aydınlığın? Bir ince sızı, bir ince parıltı. İncitmeyen, kara olmayan sözler, şiir tadında bir zarafet ve güzellik.

YJA STAR - SENGAL - KAHKAHAGüneşin kadın yüzü sonbahardadır. Hüznün mevsimi, umut ve değişim mevsimi… Kendine dönüş mevsimi, içe çekilme… Kendin olma, doğaya benzeme mevsimindedir. Yavaş yavaş kış hissettiriyor kendisini. Üzerimizde dolanan o çirkin demir parçalarının bıraktığı kazanlar yerine, usulca ak kristalden bir kar yağışı var şimdi… Toprak kokusu. Topraktan geliyor, yine toprağa dönecek her şey. Her şey hiçbir sınır tanımaksızın sonsuz özgürlükte kendi doğasını yaşıyor buralarda. Kocaman bir devinim halinde.

Sırtını yamaçlardaki kocaman sert kayalara dayamak; yalnız anılar karşısındaki zayıflıklara destek. Dağ-kadın-doğa. Parça-bütün, doğuş-batış, hepsinin sonsuz bir dönüş içerisinde olduğu; kırmızı şarap renginden, yeşilinden tütün ve hardal sarısına çalan ve her birisinin dünyada aynısı bir daha olmayan biçim ve renkteki yaprakların oluşturduğu ruh tarlası. Renkler ve biçimler birbirinin içine geçmiş, geçişler çok yumuşak, keskin sınırları yok. Doğa kesinlikle sevdayı anlatır. Yaşamı ve kadını. Bir aradalığı, iç içe geçmeyi, birbirinde kaybolmayı. Her şey birbirini taşıyor, birbirine akıyor, esiyor. Soluyor; içine çekiyor. Çelişiyor, itiyor-çekiyor, değiştiriyor, değişiyor. Ve sarıp sarmalıyor. Nereye baksam anılara dokunuyorum. Dokunacak kadar yakın. Ve zirveler hepsinin üzerinde seyrediyor. Seyre durmak anılara, gidiş-gelişlere, sözlere, bakışlara… Bu dağlarda bir ruh var. Che esintisinde. Dağlarda kadınlar var. Silah donanmış, kuşanmış. Bu kadınların bildiği bir şey var; yüreklerinde dağların yüceliğine taşırılmış. Yaşamı sırtlamış, her şeye, herkese ve bütün acılara, zorluklara inat Zerdüştçe bu özgür zirvelere konmuş.

Bu kadınları anlamak zor; çok zor. Yaşamı uğruna ölecek kadar çok sevenler anlayabilir!

Bu kadınlara dışarıdan, yanlış-yalan bir dünyadan bakıyorlar. Düşmanca, zalimce bir dünyadan bakıyorlar. Yeme-yutma, vurma-öldürme dünyasından ve de hükmetmek istiyorlar. Öyle bakıyorlar. Hırsız hınzırca bakışlar. Yaşamı çalmak-çırpmak istercesine bakıyorlar. Bize uzak bir dünyadan ve çirkince bakıyorlar. Kalpsiz, KAPKARA ve yalan-dolan bir dünyadan… Kötüler, çünkü varlıklarını türkü tadında özgürlük kokan genç kadınların kimyasaldan tanınmaz hale gelmiş ölü bedenleriyle süslüyorlar. Ne istiyorlar? Hangi dilden anlıyorlar? Hangi dilden konuşuyorlar? Ölüm kokan sözler ve kapkara adamlar. Rütbeli-rütbesiz, üniformalı, formasız, zehir zemberek buz tutmuş yürekler. Hepsi aynı dilden konuşuyor.

“Pişmanlık”, “Teslimiyet”, “Bir tek terörist kalana kadar…”, “Dağlardakiler tasfiye edilene kadar…” vs. vs.

SONY DSCVe kadınlar… Farklı, apayrı bir dünyanın kadınları. Kendine dokundurtmayan, sevdası yüreğinde özgürlük düşlerinde kadınlar… Başı göklere değen gerilla kadınlar… Savaşmayı da, sevmeyi de, ölmeyi de iyi bilen kadınlar… Hepsi analarına benziyor. Kendileriyle analarını dağlara taşırmışlar. Bir kaderi, bir tarihi ve bir geleceği… Ana tarihtir çünkü, yaşam kaynağıdır ve yaşam bu topraklarda başladı. İlk kültürleşme, ilk toplumsallaşma bu toprakların ve bu kadınların bereketinde başladı. Kim ne derse desin; bu kadınların bildiği bir şey var!

Kendini ateş topu haline getirirken de, kendini saç tellerinden ayak parmaklarına kadar patlatırken de… Toprak-su-ateş ve hava; yaşamın ve evrenin kanununu yazan bunlar. Toprakların gözün kucaklayabildiği kadar sınırsızlığında, suyun özgürce akışında, ateşin kızılca alevlenişinde ve havanın arındırıcı-taşıyıcı esintisindedir her şey. Bunun dışında bir gerçeklik yok! İnsanca olan her şey onlarda saklı. Yaşam onların ruhundadır. Toprağa, suya, ateşe ve havaya değen bir ruhları var. Her şeyin sahibi ve her şeyin yaratıcısı onlar. Toprak, su, ateş ve havayı nasıl teslim alabilir, nasıl yok edebilirler ki?

Bu kadınları anlamak zor; çok zor!