21. Yüzyılın mücadele formülü: Jin Jiyan Azadî

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
423 views
İran’ın başkenti Tahran’da ‘Ahlak polisleri’ tarafından saçının bir bölümü açık olduğu iddiasıyla gözaltında öldürülen 22 yaşındaki Kürt kızı Jîna (Mehsa) Emînî için başta Kürt kadınları olmak üzere İranlı kadınlar ayağa kalktı. Rojhilat kentlerinde başlayan kitlesel eylemler başkent Tahran, Tebriz, Kirmanşah ile Humeyni iktidarı ve radikal muhafazakârların sembol şehri olan Kum da dahil olmak üzere İran’ın pek çok kentine de yayıldı. “Saç yoksa günah da yok” diyen kadınların saçlarını kesmesi eylemlerin sembolü oldu.

Rojhilat’ın hemen hemen bütün kentlerinde sokağa dökülen binlerce kişi, “Jin, Jiyan, Azadî”, “Kurdistan Kurdistan, goristanî faşîstan” ve “Bimre bimre dîktator” sloganları attı. Gösterilerde Hamaney ve Humeyni’nin posterlerini devlet dairelerinden indiren göstericiler “İslam hükümeti istemiyoruz” sloganlarını haykırdı. Özellikle Rojhilat kentlerinde polisin halkın üzerine ateş açmasına, birçok kişinin yaşamını yitirmesine, onlarca kişinin yaralanmasına ve binleri aşan gözaltılara rağmen eylemler, Kürtler’in ve kadınların özgürlük isyanına dönüştü.

Cinsiyet özgürlüğü karşıtlığına dur demek için

Dünyanın pek çok kentinde de İranlı kadınlara destek eylemleri gerçekleşti. Aydınlar, sanatçılar ve kadın aktivistler ile insan hakları savunucuları Jîna’nın hunharca katledilmesini eleştirerek protesto etti. Türkiye ve Kürdistan’ın bütün kentlerinde kadınlar Jîna için sokaklara çıktı. İran’daki gelişmeler bütün kadınları yakından ilgilendiriyor. Sadece Jîna’nın yaşamını yitirmesini protesto etmek ve İranlı kadınların isyanına destek olmak için değil; aynı zamanda kendi haklarımıza/yaşamımıza sahip çıkmak ve son zamanlarda bütün dünyada gelişmekte olan cinsiyet özgürlüğü karşıtı hareketlere ve kadın katliamlarına dur diyebilmek için de sokakları terk etmemek gerekiyor. Çünkü kapitalist modernitenin krizinin yol açtığı faşizm bütün dünyada yükselirken kadın hareketinin gelişmesi karşısında gerici rejimlerin, baskıları da giderek artıyor; toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı hareketlere bazen göz yumarak, bazen açıkça bazen de üstü örtülü destek verdikleri gözlemleniyor. 2013’ten bu yana gelişen ve Almanya, Fransa, Polonya, Latin Amerika ülkelerinde, “toplumsal cinsiyet ideolojisi”ne karşıyız diyerek kitlesel olarak sokağa çıkan bu hareketler pek çok farklı örgütle de ilişki halindeler. Konu hakkında çalışan Alev Özkazanç’a göre “Bu hareketlerin arkasında siyasi partiler, medya kuruluşları, entelektüeller, kilise grupları, Vatikan, Evanjelik gruplar ya da dinle hiç ilgisi olmayan seküler aşırı sağ ya da sağ popülist parti ve gruplar, dernekler ve sivil toplum örgütleri var.” (*Alev Özkazanç ile söyleşi. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Sayı 41) Kendi aralarında uluslararası bir ağ oluşturan bu gruplar “Dünya Aileler Kongresi” adı altında düzenledikleri toplantılarda buluşuyorlar. İlk olarak 1997 yılında Prag’da düzenlenen Kongre, düzenli aralıklarla çeşitli Avrupa ülkelerinde tekrar eden ve uluslararası alanda pek çok toplumsal cinsiyet karşıtı kişi ve yapıları bir araya getiren bir organizasyon.

Milliyetçi popülizm ve ataerkiden beslenen hareketler

Siyasal ve ekonomik krizlerin derinleşmesine paralel olarak dünya çapında yükselen milliyetçi popülizm ve ataerkiden beslenen bu hareketler bazen kürtaj karşıtlığı bazen de LGBT karşıtlığı yaparak kitleselleşmeye çalışıyorlar. ABD’de kürtajı yasal olmaktan çıkaran Yüksek Mahkeme kararı ile İspanya, Almanya, Meksika vb. ülkede gerçekleştirilen kürtaj karşıtı eylemlerin bu hareketlerden beslendiği açık. Bir süre önce İstanbul’da yapılan ve pek az kişi katılsa da dikkatlerden kaçmayan ‘Büyük Aile Buluşması’ mitingini de bu hareketlerden ve Erdoğan rejiminin kadın düşmanı politikalarından ayrı düşünmek pek olası değil. Erdoğan’ın medya kuruluşları üzerinde baskı aracı olan ve muhalif medyayı engellemek için her yola başvuran Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun, bu mitingin tanıtım videosunun ‘kamu spotu’ olarak televizyon kanallarına ve radyo istasyonlarına tavsiye etmesi bunun açıkça gösteriyor. Zaten Erdoğan rejimi tarafından uzun bir zamandan beri kadınlara karşı açılan bir savaş sürüyor Türkiye’de. Kadınların büyük mücadeleler sonucu kazandığı haklar birer birer yok edilmeye çalışılıyor. İstanbul Sözleşmesinin tek adam tarafından feshedilmesi; nafaka hakkının tırpanlanması; kadın katillerinin, cinsel taciz ve tecavüz faillerinin çeşitli bahanelerle serbest bırakılmaları ya da ceza indirimlerinden yararlandırılmaları; kadın eylemlerine ve grevlerine polisin cinsiyetçi küfür ve tacizleri de içeren bir şekilde saldırması; pek çok kadın aktivist ve siyasetçinin sürekli gözaltına alınması, cezaevlerinde tutulması bu savaşın sonucu.

Faşist Erdoğan rejiminin kadın düşmanlığı

Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’e uygulanan şiddet de yine faşist Erdoğan rejiminin kadın düşmanlığının vardığı yeri gösteriyor. Hâlâ milletvekili olmasına karşın ellerinin arkadan kelepçelenmesi; başının zor kullanılarak eğdirilmeye çalışılması; gözaltına alınmasına ilişkin bizzat suç işleri bakanı S.S tarafından yalan bilgilerle dolu tweet atılması; savcılığa sevki bile beklenmeden yandaş medyada tutuklandığına ilişkin haberlere yer verilmesi olayın başından itibaren S.S tarafından planlandığını gösteriyor. Amaç Semra Güzel şahsında Kürtlerin ve özellikle de kadınların başını faşizm karşısında eğdirmek ve bunun üzerinden propaganda yapmaktı. Ancak Semra Güzel de gözaltına alınırken başı eğdirilmek istenen Orhan Doğan, İdris Baluken ve diğerleri gibi yaratılmak istenen algıya karşı dik durdu ve tezgahlanmak istenen oyunu bozdu. Ancak Erdoğan rejiminin kadın düşmanlığı şiddetten ibaret değil. Her gün din kisvesi altında bir erkeğin kadın düşmanlığını kışkırtan, çocuk tacizini dahası ensesti teşvik eden açıklamaları ortalığa dökülerek halkın beyni yıkanmaya çalışılıyor. Bu konuda Erdoğan’ın kadın düşmanı politikalarının en önemli aracı olan Diyanet başı çekiyor. Diyanet birkaç yıl önce verdiği fetvada ensesti teşvik edici bir şekilde “Bir baba öz kızına şehvet” duyabilir diyordu. Ensar Vakfı’nda 40 çocuğa tecavüz edildiğinde Erdoğan’ın Aile Bakanı, “Bir kereden bir şey olmaz” diye konuşuyordu. Yandaş medya İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesini sağlamak için “ailenin yapısını bozuyor”, “Türk aile yapısına uygun değil”, “Sapkınlığı artırıyor” diye aylarca propaganda yaptı. Erdoğan’ın kendisi de kadınla erkeğin eşit olmadığını her fırsatta tekrar ediyor. Erdoğan’ın Gezi eylemine katılanları ‘sürtük’ diye nitelendirmesi ise hâlâ hafızalardadır.

Savaş politikaları militarizmi ve erkekliği körükler

Bütün bunlar elbette rejimin girdiği ekonomik, siyasal, ekolojik, sosyal ve ahlaki çoklu krizden bağımsız değil. Faşizm iktidarındaki bütün ülkelerde cinsiyetçilik, kadın düşmanlığı, muhafazakarlık, ırkçılık ve militarizm artar. Baskı, zor, şiddet ve yasaklar buna eşlik eder. Gücü tek elde toplayan liderler, sömürü ve egemenlik ilişkileri ile baskı siyasetini süreklileştirerek ve toplumu gerici ideolojilerle kutuplaştırarak yönetirler. Her zaman ülke içinde ve dışında düşman icat ederek bu kutuplaşmayı derinleştirirler. Çünkü faşistler için hayat bir savaştır, bir ‘beka’ mücadelesidir. ‘Biz’den olmayan tüm grup, ırk veya milletlerle mücadele etmek, onlara baş eğdirmek veya yok etmek, ‘beka’nın devamı için şarttır. Bu nedenle içerde sürdürdüğü baskı ve şiddet politikasına ek olarak ülke dışında da düşmanlara ve savaşa ihtiyaçları vardır: Mutlaka büyük ya da küçük bir savaş çıkarırlar. Savaş politikaları ise militarizmi ve erkekliği körükler. Aile kutsanır. Çünkü aile egemenler açısından kadınların cinselliğinin, bedeninin ve doğurganlığının denetlenmesi; ataerkinin günlük olarak yeniden üretiminin sağlanması ve kadınların görünmeyen/karşılıksız emeğiyle emekçinin yeniden üretilmesi açısından yaşamsaldır. Ataerkil egemenliği ilahi ve doğal hale getirmek için ise siyasallaşmış dine başvurulur. Milliyetçilik ve siyasallaşmış dinsel ideolojiler, devletin ve ataerkinin elinde kadınları kendi köleliklerine gönüllü itaate zorlamanın etkin birer aracı olarak kullanılır. Bunları faşizm döneminde Almanya ve İtalya’da yaşananlarda en somut haliyle görebiliriz. Faşist iktidarların bu özelliklerinin hemen hepsine bugün Türkiye’de rastlamak mümkün. Faşizm bugün sokaklarda, meydanlarda, işyerlerinde, grevlerde, evlerde, cezaevlerinde, kentlerde ve kırlarda, ekoloji mücadelelerinde. Hakkını arayan ya da Erdoğan’ı eleştiren herkes şiddetle, işkenceyle, cezaevlerine atılmakla, ve ölüm tehditleriyle karşılaşıyor. Yargı Erdoğan’ın isteklerine göre karar veriyor, hatta bazen Erdoğan kararı mahkemeden önce ilan ediyor, mahkemeler bu kararı hemen uyguluyor.

Özsavunma artık siyasal bir haktır

Faşizm cezaevlerinde, çıplak aramalarda, hasta mahkumları ölüme terk etmede; belediyelere ve üniversitelere atanan kayyumlarda; kışkırtılan ırkçılıkta; çeşitli kentlerde yakılıp taşlanan evlerde ve katledilenlerde; konuşulamayan ana dillerde. Kapatılma tehdidi altındaki siyasal partilerde; Kürt diyenin, barış diyenin, Başûr ve Rojava Kürdistan’da işgalci Türk devlet saldırılarına karşı çıkanların şiddetle sindirilmeye çalışılmasında, işten atılmasında. Kadın katliamlarında, kapatılan derneklerde; dini siyasal amaçları için kullanarak kadınlara nasıl yaşaması gerektiğini vaaz edenlerde; her alanda güçlendirilmiş, şiddetlendirilmiş bir erkeklik performansında, güç gösterisinde; kadınlara iktidardaki reise ve evdeki reise boyun eğen ‘makul kadın’ elbisesi giydirecek şeriatçı aile düzeninde, şahlanan ataerkide. Ancak İran’da olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da da kadınlar ve emekçiler faşizme direnmeye devam ediyorlar. İran’da kadınların başını çektiği direnişin neye evrileceği bu yazının yazıldığı sırada henüz belli değildi. Sonuç ne olursa olsun kadınların isyanı ile başlayan ve tüm kentlere yayılan eylemler, İran’daki Molla rejimine ve Türkiye’de bu rejime özenenlerin yüreğine korku salacaktır. Çünkü bugün dünyanın pek çok ülkesinde yükselen faşizme karşı mücadelenin ana dinamiği kadındır. Kadın kırımı ve erkek/devlet şiddeti karşısında özsavunma artık siyasal bir haktır; her alanda gerçekleştirilmelidir. Kadınlar ancak bu şekilde faşizmin ve şiddetin mağdurları olmaktan çıkarak direnişin aktif öncüsü; herkesin kendi kimliği, dili, kültürü, inancı ile eşit bir şekilde yaşayabileceği ahlaki politik toplumun inşa gücü haline gelebilirler.