Komisyon bizi de görecek mi?

- Güler YILDIZ
279 views
“Her yangında bu çağrıyı yapmaktan bıktık! Çözüm süreci, Kürdün doğasının da korunması demek! Bi ormanın diğer ormandan farkı kalmaması demek! Amed’e de gelebilecek yangın helikopterlerinin olması demek! Yeşil vatan hamasetinin bitip ormanların tümünün korunmasını sağlamak demek!” Ekolojist Melis Tantan’ın bu öfkeli sözleri, Amed’in Lice kırsalında başlayan orman yangınına hiç müdahale edilmemesi üzerineydi. Yıllardır yangınların “kendine” yanmasına göz yumuluyor. Bu ormanlar bir yandan kesilmekten kurtulmuş gibi görünse de diğer yandan devletin ve şirketlerin “sessiz tasfiyesi”ne terk ediliyor.

DEM Milletvekili Newroz Uysal Aslan da aynı hafta Besta’daki ağaç kıyımını belgeledi. Yol boyunca ölü bir yılan gibi uzanan devrilmiş ağaçlar onlarca kilometreye yayılıyor. Ki daha önce belki onlarca kez Meclis’te verdiği önergeler vardı, bu kez önergesini kıyımın yapıldığı alanlarda sesli olarak verdi. Yol boyunca ölü bir yılan gibi uzanan kıyılmış ağaçlar, onlarca kilometre uzuyor. Uysal bu tezgahtaki ölümün hesabını tane tane soruyor orada: Bu katliamın hesabını kim verecek, kimin ilgi ve yetki alanına giriyor bu yıkım? Yangınların sahipsizliği ile ağaç kıyımının hoyratlığı aslında aynı zihniyetin ürünü: doğayı yalnızca güvenlik ve kâr politikaları içinde gören devlet aklı. Bu yüzden yeni maden yasası, yangınları da kıyımları da tek bir çerçevede buluşturuyor. Kürdistan’da olup bitenler tesadüf değil. Devletin güvenlik gerekçesiyle yasakladığı orman köyleri, “bölge kalkınacak” denilerek ruhsat verilen maden sahalarıyla aynı kaderi paylaşıyor. Doğayı yok eden bu siyaset, aynı zamanda toplumu da köksüzleştiriyor. 11 yaşındaki Veysel’in eli sopalı annelerle çıktığı tepe, Ankara’nın keyfiyet tepesi aynı zamanda. Ne hesap verilebilirlik var ne bir açıklama ne de başka bir şey. Şirketin sürekli sırıtan elemanları Veyselgilin tepkisinin pek de geçici olmadığını anlayınca soluğu karakolda alması buna işaret. Ama zaten Kürdistan toprakları pek alışıktır 8-9-10-11 yaşında çocukların devlet dersinde hırpalanmasına.

Yeni maden yasası ve ekolojik yurttaşlık davası

Türkiye’de Temmuz 2024’te yürürlüğe giren yeni maden yasası, şirketlere ormanlar, meralar ve hatta koruma altındaki alanlarda hızlıca arama ve çıkarma ruhsatı alabilme imkânı tanıyor. ÇED süreçleri kısaltıldı ya da bypass edildi. “Milli yatırım” ve “acil ihtiyaç” gibi muğlak kavramlar, neredeyse her doğal alanı madenciliğe açacak yasal kapılara dönüştü. Hükümet, “enerji bağımsızlığı, ihracat ve istihdam” söylemini kendine siper etmiş durumda. Buna inanan bir aklın bozkırda sımsıkı yaşadığına ikna çünkü.  Ancak hakikat farklı:

• Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre madencilik sektörü istihdamının toplam istihdam içindeki payı %2’nin altında.

• Buna karşılık, TEMA Vakfı ve bilimsel raporlar madencilik faaliyetlerinin orman, su ve tarım alanlarında geri dönüşsüz tahribat yarattığını ortaya koyuyor.

Yani yasa, yerel halk için kalkınma değil; mülksüzleştirme ve yersiz-yurtsuzluk anlamına geliyor. Çevre sosyolojisinde kullanılan “ekolojik yurttaşlık” kavramı, insanların yaşadığı çevre üzerinde karar alma hakkını ifade eder. Ancak Türkiye’nin yeni maden yasası bu hakkı daraltıyor. Şirketlerin kar marjını daha da yukarı taşıyor. O nedenle şirketler açlık oyunundan çıkmış gibi saldırıyor doğaya. Rol çalıyorlar oysa: Bir süre sonra halk topraksızlaştığında, mülksüzleştiğinde, tutunacak bir dal bulamadığında vaziyet tam da bu olacak. Uzayacak makarna, kömür kuyrukları… Makas açılacak daha da… Sonrası bildik hikaye: Unutturmak için tüm hakikati; uyuşturucuyla, alkolle, fuhuşla uyutacaklar bu aklı. “Düşünmezsen sorun yok” yazıyor devletin algoritmasında.

Uluslararası hukuk ve ekokırım tartışması

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2016’da aldığı bir kararla barış zamanında işlenen bazı ekolojik suçları da yetki alanına dahil etti. Yasadışı doğal kaynak sömürüsü, çevreye ağır zarar verilmesi ve toprak gaspı “insanlığa karşı suçlar” kapsamına alınmış durumda. Türkiye’deki maden yasası ve orman kıyımları, bu açıdan uluslararası hukuk zemininde de tartışılabilecek nitelikte. Ancak iç hukukta bu yönde bir mekanizma olmadığı için mücadele, yerel inisiyatiflerin ve ekoloji hareketlerinin omzuna yükleniyor. Köylülerin birçok yerde bu yükü omuzladığını görüyoruz. İnatları inat umarız muratları da murat olur.

Taş yesinler, kömür yesinler, zıkkımın kökünü yesinler!

Taş ocakları, maden ocakları, JES, GES, RES, HES, termik… Unuttuğumuz bir şey kaldı mı Batı’da? Bilebildikleri tüm yolları denediler. Ellerine geçirdikleri sopayla süpürgeyle şirket kovaladılar, her defasında jandarmaya tosladılar, dayak yediler, yerlerde sürüklendiler, olmadı öldürüldüler… Ankara’yı su yolu ettiler; yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler, çadırlar kurup nöbete durdular, birbirlerine moral verdiler, birbirlerini yaralarından öptüler, ama geçmedi ağrıları. Aç kalacaklarını, yersiz yurtsuz olacaklarını anladılar, açlık grevine oturdular. Yasa yapıcılar çatır çatır kaldırdı ellerini, talan ve mülksüzleştirme yasasının tüm maddelerini üzerinde düşünme gereği dahi duymadan oyladılar. Akbelen’de köylü kadınların zeytinleriyle, Hatay Mağaracık’ta depremzedelerin evraklarıyla çıktıkları yol, aslında ortak bir çığlık: “Toprak toprak diye diye” yürüyenlerin çığlığı. Bir yanda 80 yaşındaki kadınların Ankara’ya taşıdığı bostan ürünleri, diğer yanda genç Esra Işık’ın “ölsek de buradayız” haykırışı, Nejla Işık’ın bir parlayıp bir sönen gözlerindeki nur, Ankara Temmuz’unda yağmur!
Bu vaveylanın karşısında kim var peki? “Milletin efendisi” olduklarını sananların allayıp pullayıp Ankara’ya gönderdikleriydi çoğu. Sonra anladılar gari, “efendinin milleti” olduklarını da ne toprak kalmıştı basacak ne ağaç kalmıştı dibinde serinleyecek ne su kalmıştı kaynağından kana kana içilecek. Veyselle bağlayalım bu paragrafı: Tüm Diyarbakır’ı dökerim buraya, defol git diyorum sana, konuşma daha fazla! Çünkü bu mücadele, yalnızca çevre davası değil; aynı zamanda aidiyet, yaşam hakkı ve demokrasi davası.
İşte burada Şırnak Ekoloji Platformu’nun imza kampanyası iyi bir örnek olur: Şırnak Ekoloji Platformu’nun başlattığı kampanyada sadece 8 bin imza toplanabildi. Oysa kentin nüfusu 570 bin. Yani toplam nüfusun yaklaşık %1,4’ü… Ama aslında bu tablo, yurttaşların karar mekanizmalarına erişimin ne kadar daraldığını gösteriyor. İşte bu yüzden ekolojik yurttaşlık bir demokrasi meselesi haline geliyor. Ve uluslararası hukuk da bu gerçeği teslim ediyor: Ekolojik yıkım, artık yalnızca “çevre sorunu” değil, insanlığa karşı işlenen bir suç.

Komisyon bizi de görecek mi?

Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Türkiye’yi onurlu bir barış sürecine hazırlamayı hedefliyor. Ancak bu barışın inandırıcı olması için, doğanın da hak öznesi olarak tanınması gerekiyor. Komisyon gerçekten “bizi” görürse, sadece insanları değil; çocukları ve onların geleceğini de görecek. İşte o zaman demokrasi, cümle içinde kullanılabilecek bir sözcük haline gelecek. Birleşmiş Milletler’in “ekokırım” tanımı bu topraklarda fiilen yaşanıyor. Yangınla, kesimle, madenle… Hepsi tek bir zincirin halkaları. Halk ise bu zincirin kırılması için mücadele ediyor. Batı’da köylüler sopalarla şirket kovalarken, Kürt coğrafyasında köy yasakları ve maden ruhsatları aynı amaç için işliyor: doğayı ve insanı mülksüzleştirmek. Bu ortak deneyim, yeni maden yasasının ne kadar kapsayıcı bir tehdit olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla Meclis’te kurulan komisyon yalnızca siyasal barışı değil, ekolojik barışı da aciliyetle gündemine almak zorunda.
Hukukçular daha iyi bilir elbette: Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2016 yılında bir “odak değişikliği” yayımlayarak, barış zamanında işlenen bazı ekolojik suçları da yetki alanına aldığını açıkladı. Buna göre çevreye zarar verilmesi, yasadışı doğal kaynak sömürüsü ve toprak gaspını da içeren biçimde yasadışı yollarla toprakların el değiştirmesi, “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamında yargılanacak. Veysel cesareti lazım ilk taşı atmaya…