Bir göçü doğuran katliam

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
94 views
Yönetmen Xavier Koller’in 1990 yılında ‘Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü’ alan ‘Umuda Yolculuk’ filmi Maraş/Pazarcıklı Alevi Kürt bir ailenin İsviçre’ye kaçak yollardan göç etme çabalarını anlatır. İnsan kaçakçılarının elinde dağları aşmaya çalışan ve çocuklarını donarak kaybeden ailenin dramı bugün de hala güncel. Çünkü umuda yolculuk hala sürüyor.

Bu yılın Şubat ayında meydana gelen büyük deprem ve artan militarist, milliyetçi, faşist politikalar Maraşlılar’ı bir kez daha göç yollarına düşürdü. Baskı politikaları yetmezmiş gibi AKP demografik yapıyla da oynuyor. Alevi köylerinin ortasında yer alan Terolar köyüne AFAD tarafından geçici barınma merkezi olarak kurulan 27 bin kişilik mülteci kampı kalıcı hale geldi. Bazı aileler, kampa DAİŞ’lilerin yerleştirilmesi tehlikesi nedeniyle Avrupa ülkelerine göç etti.

Katliamın travması kuşaktan kuşağa geçti

Üzerinden 44 yıl geçen Maraş Katliamı ise anılarda hala canlı, travması kuşaktan kuşağa aktarılıyor. 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren katliamda resmi rakamlara göre 111 kişi öldürüldü, Alevilere ait 559 ev yakıldı, 290’a yakın iş yeri tahrip edildi. Ancak katliamı yaşayanlar, ölenlerin 500’den fazla ve tahribatı daha büyük olduğunu anlatıyorlar. Katliamın failleri ise çeşitli cezalar aldılar ancak 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ile serbest bırakıldılar. Tıpkı Sivas Katliamını gerçekleştirenler gibi, Hrant Dink’in katili Ogün Samast gibi. Pek çok aile, komşunun komşuyu boğazladığı bu topraklardaki en büyük kırımlarından birini yaşayan Maraş’ı terk etti. Özellikle ’90’lı yıllarda ise Avrupa ülkelerine Maraş göçü hızlandı. Bugün 350 binden fazla Maraşlı diasporada yaşıyor. Bunlardan yaklaşık 35-40 bini İsviçre’de yaşamını sürdürüyor. Biz de bu vesileyle Maraşlı bir ailenin 80’li yıllarda başlayan göç hikayesini ve bir kadın arkadaşın göç deneyimini sayfalarımıza taşımak istedik: Ben Maraş Elbistanlıyım. Köydeyken ailemizin durumu çok iyi idi. Dedem köyün sayılı zenginlerinden biriydi. Yani maddi olarak bir şeye ihtiyacımız olmadan yaşıyorduk. Ama çocukluğumuz Maraş olaylarında Alevilerin nasıl katledildiğinin anlatımlarını dinlemekle geçti. Hem Kürt hem de Alevi kimliğine sahiptik. Ve bu olaylar benliğimizin bir parçası olmuştu. Bir dayım devrimciydi ve 1980 darbesinde yakalanarak ağır işkenceler gördü. Cezaevinde bir süre yattıktan sonra çıktı ama baskılar devam etti. Bu nedenle İsviçre’ye geldi. Böylece bizim ailenin göç hikayesi başlamış oldu.

‘Göç etmemek için çok direndim’

’80’lerin sonlarına doğru köyümüze baskılar artmıştı. Gece gerillalar geliyordu, bunu bilen askerler de gündüz köyü basıyorlardı. İnsanlarda, hem baskılar hem de Maraş Katliamının yarattığı travma nedeniyle çocuklarımıza bir şey olacak korkusu vardı. Köyümüzden birçok genç gerillaya katıldı ve bazıları şehit oldu. Bizim yakın akrabalarımızdan da ’90’lı yıllarda gerillaya giden ve şehit olan çok sayıda genç var. Benim ağabeylerim de o zaman gözaltına alınıyor ve aile baskı görüyordu. Bu nedenle bir ağabeyim henüz 17 yaşındayken dayımın yanına geldi. Süreç içinde diğer ablalarım ve ağabeylerim de Avrupa ülkelerine göç etti.  Ben ailenin en küçüğü idim. Ve göç etmemek için çok direndim. ’90’lı yılların sonlarında aile İstanbul’a göç etti. Ben orada okula başladım. Ama okulda Alevi ve Kürt kimliğimi gizlemek zorunda kalıyordum. Çünkü bunu öğrenen arkadaşlarım beni dışlıyordu. Sonra okulu bitirdim ve evlendim. Eşim de Kürt ve Alevi idi. İstanbul’da da Gezi olayları beni çok etkiledi. Eylemlere ve diğer protesto gösterilerine birlikte katılıyorduk. İstanbul’da bazı semtlerde baskılar da artmıştı. Sokaklarda uzun beyaz entarili sakallı adamlar tekbir getirerek yürüyüşler yapıyor, adeta terör estiriyorlardı. Bizim evimiz ana cadde üzerindeydi. Bazı geceler bu adamlar tekbir getirerek sağa sola ateş ediyorlardı. Kızım bebekti, onu kucağıma alıp evin en kuytu köşesine gizlemeye çalışıyordum böyle gecelerde. Aklıma hep Maraş’ta Alevilerin komşuları tarafından boğazlandıkları geliyordu. Bizim Kürt ve Alevi kimliğimiz mahalleliler ve komşular tarafından biliniyordu. Bizi de mi öldürecekler diye korkuyordum. Bari çocuğuma bir şey olmasın diyordum. AKP’liler de kapımızı çalıp, “broşür bırakacağız”, “bir şey soracağız” diye rahatsız etmeye başlamışlardı. Bu arada benim hakkımda birkaç dava da açılmıştı. Artık nefes alamaz hale gelmiştik ve  yurt dışına göç etmek zorunda kaldık. Memlekette aileden sadece annem ve babam kaldı. Köyde ise ancak dört aile yaşıyor, onlar da yaşlılar.

‘Dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydik’

Buraya ilk geldiğimizde akrabalarım olmasına rağmen çok zorlandık. Kampa ilk gidişimiz aklıma geldiğinde hala gözlerim yaşarır. Sanki dipsiz karanlık bir kuyuya düşmüştük ve oradan hiç çıkamayacak, ışığı hiç göremeyecekmişiz gibi hissetmiştim. Kızım henüz 3 yaşındaydı. O ağlıyordu, ben ağlıyordum, bizimle kampa gelen yakınlarımız ağlıyordu. 8 ay o kampta kaldık.  Dağ başında bir kamptı, alışveriş yapacak doğru dürüst bir yer bile yoktu. Kızım bu nedenle doğru dürüst beslenemiyordu. Gündüz kettle’de kaynattığımız suyun içinde ısıttığımız sütü içiyor, birkaç kruvasan ve bisküvi yiyebiliyordu. Akşamları tok tutsun diye pekmezi sulandırıp içiriyordum. Bu nedenle zayıfladı, psikolojisi bozuldu, sürekli tırnaklarını yiyordu. Kimi hafta sonları yakınlarımıza gidiyorduk. Kampa dönerken “ben gelmeyeceğim oraya” diye ağlayıp kendini yerlere atıyordu. Üstelik kamp müdürü de ırkçı biriydi. Kızımı bazen yakınlarımızın yanında bıraktığımda “kızınız nerede, buraya getirmek zorundasınız” diye bize baskı yapıyordu. Zaten biz dahil bütün mültecilere kötü davranıyordu. 8 ay sonra Corona nedeniyle kapanmalar başlayınca bize “yarım saat içinde kampı terk edin” dediler. Kamptan çıktık ama evimiz olmadığı için çanta sırtımızda neredeyse her gece başka bir yerde kalmak zorundaydık. Doğru dürüst paramız yoktu. Bu durum eşimle ilişkilerimizi de etkiledi. Tartışmalarımız, gerginliklerimiz arttı. Ben bu süreçte çok yoruldum, yıprandım, psikolojim çok bozuldu.

‘Mülteci olduğumuz için ayrımcılığa uğruyoruz’

Sonunda oturum aldık ve bir ev tuttuk. Kızım Spielgrup’a*  gitmeye başladı. Ama tek başına orada kalamıyordu. 2-3 ay ben ya da babası onunla okulda kaldık. Sonra Kindergarden’e* gitti. Bu yıl ise okula başladı. Ne yazık ki burada da mülteci olduğumuz için ayrımcılığa uğruyoruz. Yabancı olduğumuz ve dili iyi bilmediğimiz için bize küçümseyerek, aşağılayarak bakıyorlar. Kızım da bunu fark ediyor. Üstelik okulda öğretmenleri de ayrımcı davranıyor. Bir keresinde okulda sosyal bir etkinlik vardı, çocuklar şarkı söyleyeceklerdi. Ben de etkinliğe gittim. Bilirsiniz çocuklar annne babalarına kendilerini göstermek isterler. Kızım da ben oradayım diye sürekli el kaldırdı, “bende şarkı söyleyeceğim” diye kendini paraladı ama öğretmeni saatler süren etkinlik boyunca ona söz vermedi. Bu benim yanımda yapılan bir ayrımcılıktı, ben yokken kim bilir neler yaşıyordu. 

‘Bizi yine öldürecekler mi’ korkusu

Benzer ayrımcılığa ben ve eşim de uğruyoruz. Bizi bedava ya da ucuz işgücü olarak görüyorlar. Eşim gece geç vakitlere kadar bir restorantta çalışıyor. Ben de bir süre dil kursuna gittikten sonra bir şirkette ücret almadan staj yapmaya başladım. Çocuğum olmasına rağmen çalışıyordum. 6 ay sonunda bana yine ücretsiz olarak devam etmemi önerdiler. Aslında işimden memnundular, zaten benim ülkedeki mesleğim de aynıydı ve çabuk alışmıştım. Ama bana, kadroya geçmek için süre vermiyorlardı. Ben “gerekirse bir yıl daha ücretsiz çalışırım ama bana kadroya geçmek için süre verin” dediğimde “süre veremeyiz, ama sen ücretsiz çalışmaya devam et” diyorlardı. Ben bunu kabul etmedim ve ayrıldım. Şimdi bir yandan yabancı dili ilerletmek için kursa devam ediyorum bir yandan da iş arıyorum.  Durumlar düzelse memlekete döner miyim bilmiyorum. Çünkü burada hiç değilse rahatça Kürtçe konuşabiliyorum, Kürt ve Alevi kimliğimi gizlemek zorunda kalmıyorum, ‘bizi yine öldürecekler mi’ korkusunu yaşamıyorum ve çocuğumun daha iyi koşullarda yaşama şansı olmasını umut ediyorum.

*Spielgrup: Oyun Grubu

Kindergarden: Ana Okulu