‘Evet’lerimize sızan ‘hayır’larımız

- Haskar KIRMIZIGÜL
237 views
Bu çağ insanı aldığı nefesten utandıracak kadar kirlendi. Toplumsal sorunlar, çatışmalar, ekonomik krizler, kadına yönelik şiddet gibi sorunlar gündelik hayatın rutini haline geldi. Bu çağ, insana yeminlerini bozduruyor. ‘Bundan daha kötü, vahşi, ahlaksızı olamaz’ türünden saldırılar ve ‘iki yüzlülüğün bu kadarına pes’ dedirten tepkileri gördükçe insan sarf ettiği sözleri geri alıyor. Erkek egemen akıl insanı ikilemlere mahkum ediyor. Sivilleri katlederek sömürgecilere karşı savaştığını iddia edenler ile sivilleri katlederek intikamını aldığını sanan işgalciler arasında bir seçim yapmaya zorluyor.

Rojava’da, Filistin’de kadınlar, çocuklar ve halkların geleceğini, yaşam hakkını elinden alan aynı fabrikanın ve zihniyetin ürünü aynı füzeler. Ama dökülen kanın değerini biçen, dehşeti tanımlayacak gücü olmayan çocuk yüreğini, ekmeği, suyu, aydınlığı elinden alınan halkı, bedenleri teşhir edilen kadınlara gözyaşı dökenler farklı. Hegemonik güçler, hakikati bu denli çarpıtıyorlar. Dünyayı siyah beyaz görelim istiyorlar. Baktığımız renklere, ormanlara, nehirlere ve dillere düşmanlar. Baktığında renklerin enva-i tonunu gören, ormanların şefkatine sığınan, nehirlere minnet duyan, dillerini ve toprağını bedenlerinin bir parçası olarak gören kadınlara düşmanlar. Böyle bir dünyada değil yaşamayı, böyle bir dünyayı düşlemeyi ve özlemeyi imkansız kılmak istiyorlar. Direnenlerin en temel dayanağı olan ve  ‘zaferden daha değerli olan umudu’ tüketmek istiyorlar.

Paradigmatik yaklaşmamanın yansımaları

İşte tam da burada zorunluluklar devreye giriyor. Bu çağın gerçeğine meydan okuyan bir akla, çıkışa ve cesarete ihtiyacımız var. Erkek egemen aklın ürünü olan çatışmaları, kutuplaşmaları durdurabilecek, çağın karakterini değiştirecek bir fikre ve pratiğe ihtiyacımız var. Ve bu zorunlulukları zorlu kılan yanlarımız. Yani ‘evet’lerimizin içine sinsice sinen ‘hayır’larımız… Ekim sayısındaki yazımda içinde bulunduğumuz tarihsel momentin bizlere sunduğu olanaklardan bahsetmiştim. Üçüncü dünya savaşının merkezi Ortadoğu’da, ülkem Kürdistan’ın kalbi Rojava ateşler içindeyken, kadınlar, çocuklar ve halklar suya, ekmeğe, aydınlığa muhtaç iken hayır diyen yanlarımızı da değerlendirmeliyiz. Ama önce kendimizden başlayarak. Zorunlu olanı zorlu haline getiren temel eksikliğimiz; paradigmatik yaklaşmamaktır. En çok kullandığımız argümanlardan biri olan paradigmatik düşünme/mek, pozitivizmin etkilerini yaşama/mak nedir peki? Bu argümanların yaşamlarımızdaki yansıması nedir?

Yetmezliklerini salt egemenlikle izah etmek

Pozitivizmin bir özelliği bir olgudan yola çıkarak genelleme yapmaktır. Böyle olunca da mücadelemizi ya göklere çıkarıyor ya da hiçbir şey başaramadığımızı düşünebiliyoruz. Kürt kadınlarının mücadelesinin kıtaların ötesine taşan etkisini görüp toplumsal sorunlarımızın tümünü çözmüş gibi yaklaşmak, kadın özgürlük hareketi özerk ve otonom bir sisteme kavuştu diye erkek egemenlikli zihniyetin varlığını hesaba katmamak pozitif olanı genelleştirmektir. Yani erkek egemenliği ve iktidarın toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz ettiğini göz ardı etmek, kadını iktidarcı zihniyetten arınık görmek, yetmezliklerini salt egemenlikle izah etmek bir özgürlük tutumu değildir. Pozitivizmin bir yansımasıdır. Negatif olanı genelleyerek toplumu analiz etmek de pozitivizmin bir etkisidir. Kaos ve kriz anlarındaki özgürlük olanağını göremeyişimiz bu nedenledir. “Bu toplum değişmez, yurtseverlik kültürü öldü, nerde o eski devrimciler” vb. gibi karşılıklı yakınmalar, sitemler bahsi geçen yetmezliği ortadan kaldırmıyor aksine umudu azaltıyor. Pozitivizm özne-nesne ayrımına dayalı bir yöntemdir. Toplumsal ilişkilerimizi hiyerarşik bir düzene tabi kılıyoruz. Öncülük, yöneticilik, iktidar kavramları arasındaki nüansların ayrımında değiliz. Öncülük yapayım derken iktidar odaklı düşünebiliyor ya da yöneticiliğin ilk koşulunun öncülük olduğunu unutuyoruz. Bu yüzden kendimizi başkalarını terbiye etmeye, şekil vermeye, yola getirmeye adıyoruz! Bazen bir eleştiri, farklı bir perspektif ve davranış ötekileştirmemize yol açıyor. “Nice badireler atlatarak, nice acılardan süzülerek bu tecrübe ve birikimi elde ettik, bu yollardan geçmeden yapmak mümkün değil” yanılgısı içindeyiz. Oysa mücadelenin akışı içinde herkes bir şey öğrenir, bir şey feda eder, bedel öder.  Bu diyalektiği değiştirecek tanrısal güç hiç kimsede yok. Dolayısıyla toplumu hiyerarşik düzene tabi tutmadan, inşada bütünlüklü yer edinmesini sağlamalıyız.

Devrimin kültüre dönüşmesini engelleyen faktörler

Pozitivizm olay ve olguları parçalayarak bir sonuca ulaşır. Bizim pratiğimizde bu parçalı duruşlar çok belirgin. Paradigmaya göre ‘evrende her şeyin birbirini etkilediğini, her varlığın bir diğerinden etkilendiğini’ söylüyoruz. Ancak yaşamımızda bunun aksi olacağını düşünerek hareket ediyoruz. Devlet dışı ve her biri özgün olan yapıların, birbiriyle kurduğu esnek bağlar olarak tanımladığımız demokratik konfederalizmi, pratikte uygularken bu tanımlamayı bir kenara bırakıyoruz. Her bir çalışma alanı kendini merkez kılıyor, bahsi geçen bağı kuramıyor, ya da esnek değil katı bir ilişki kuruyor. Hal böyle olunca konfederalizmin yapılarında gelişen enerji birbirine doğru akmıyor, bir alandaki başarı ve gelişme diğer alanı güçlü kılamıyor. Oysa mücadelenin ihtiyaçlarına göre konfederalizmin her bileşeni hızla hem merkez hem yörünge pozisyonu alabilir. Ancak bahsi geçen o esnek bağ kurulmayınca, her bileşen kendi içinde adeta donuyor bir nevi kanın damarlardaki akışı duruyor. Pozitivizmin tuzaklarına düşmeden erkeğin dönüşümünü devrimimizin temel bir dayanağı yapamayışımızı da hayırlarımız içinde sıralayayım. Bazen kendimize ve bazen de erkek yoldaşlara cins mücadelesinin bir yarışa değil dönüşüme dayalı geliştiğini anlatamıyoruz. Dünya demokratik kadın konfederalizmi iddiasını taşıyan bir hareketiz. Bu iddiayı pratiğe geçirmek için salt potansiyeli ve oluşan güçlü dayanakları dile getirmek yeterli değil. Bu potansiyelin harekete geçmesini engelleyen tıkanma noktalarını Kürt kadın hareketinden başlayarak dile getirmemin nedeni bu. Çünkü bu yetmezlikler, içte oluşan kadın devrimi dayanaklarının açığa çıkmasını, kadın değerleri ekseninde gelişen devrimin kültüre dönüşmesini engelliyor. Dışta ise kadın hareketleriyle kurulan bağları süreklileştirmiyor.

Mücadele diyalektiğimiz pozitivizmin yöntemleriyle anlaşılamaz

Bu bağların süreklileşememesinin tek nedeni bizim ‘paradigmatik düşünmeyişimiz’ değil elbette. Kimisiyle süreklileşen, kimisiyle temas kurduğumuz bu hareketlere dönük eleştirilerimiz de var. Öncelikle pozitivizmin bizde olduğundan daha yoğun bir etkisinin bu hareketlerde yaşandığını söyleyebiliriz. Hareketimizin yarım asırlık bir pratiği, kesintisiz ve iç içe gelişen mücadele diyalektiğini pozitivizmin yöntemleriyle anlamak mümkün değil. Bizi anlama ve tanıma çabalarında bu etki çok belirgin. Bizden somut bir reçete isteyen, kendi mücadele ihtiyaçlarımıza göre oluşturduğumuz pratik ve örgütsel araçları toplumsal bağlamından koparıp uygulayan, bilgiyi ruhundan koparan, teorik ve pratik alanlardaki kavram ve kuramlar arasından beğendiğini seçip alan, diğerlerini göz ardı eden yaklaşımlarla sık sık karşılaşıyoruz. Pratik mücadele alanlarının da zihniyet dönüşümünde önemli bir yeri olduğunu anlamaya henüz yanaşmayan, teorik olarak öğrenme çabası kadar pratiğine ilgi duymayan yanılgılar var. Yine pozitivizmin olay ve olguları kategorize eden, sıralamaya tabi tutan yöntemi farklı mücadelelerin ele alınışına zaman zaman yansıdığını söyleyebilirim. Halkların mücadeleleri arasında kıyaslama yapan, kendi zihniyetine göre değer biçen hatta acıları yarıştırmaya kadar incitici bir noktaya gelen uç yaklaşımlar da çıkabiliyor.

Her krizden özgürlük lehine çıktık

Bu yetersizliklerin hiçbiri beni karamsarlığa itmiyor. Aksine değiştirmemiz, dönüştürmemiz gereken şeyler daha da netleşiyor. Bizim aydınlık hakikatimizi gölgeleyen her şeye daha çok öfke, o hakikati yaşatmak isteyen güzelliklere, çabaya, emeğe daha büyük sevgi beslememe neden oluyor. Çünkü biz şeffaf, ilkeli ve kendi ideolojik ve bilimsel dayanaklarına dayanarak her krizden özgürlük lehine çıktık. Özgürlük uğruna öyle ağır bedeller ödedik, öyle uzun bir yol yürüdük ki ve önümüzde daha uzun bir yol var ki;  bizim dönüşmekten, başarmaktan ve bu yolu yürümekten başka bir seçeneğimiz yok.