‘Hesaplaşmak için geri döndüm’

- Hêza Şengalî
138 views
Hêza, 3 Ağustos 2014 yılında DAİŞ çeteleri tarafından esir alındığında 14 yaşında bir çocuktu. Defalarca cinsel saldırıya maruz kaldı, ganimet muamelesi gördü ve şiddetin her türlü yöntemiyle bedeni ve ruhu dövüldü. Hêza’nın hikayesi taşıması güç olan bir hikaye. Ama O, Irak’ın Musul kentinden Suriye’nin Reqa kentine uzanan işkence hattı boyunca hep direndi. Hêza’yı yeniden yaratmak ve yeniden başlamak için umudunu asla yitirmedi.

Hêza, Reqa’da en son bırakıldığı evden kaçmaya karar verip bir Kürt aile aracılığıyla özgürlüğüne kavuştu. Ama Hêza öfkeli, aynı zamanda kendisine ve diğer tüm kadınlara yapılanları affetmemeye ve mutlaka intikamlarını almaya yeminli… Yeniden Şengal’e döndüğünde her şeyin çok başka bir şekilde geliştiğine tanıklık etti. Şengal’in artık savunmasız bir kent olmadığını gördü. Öz savunma güçlerini ve örgütlülüğünü oluşturmuş ve her türlü saldırıya karşı kendisini koruyabilecek güçlü bir Şengal karşıladı Hêza’yı. Bu yeni Şengal gerçeği Hêza’yı derinden etkilemiş görünüyor. Hêza, öfkesini ve intikam alma duygusunu halkının özgürlüğünü savunma sözüne evriltti ve Şengal Kadın Savunma Birlikleri’ne (YJŞ) katılmaya karar verdi. Bir savaşçı olarak YPG ve YPJ savaşçılarıyla birlikte Reqa kentinin DAİŞ çetelerinden özgürleştirilmesi hamlesine katıldı. Hêza bir savaşçı şimdi; cesur, güçlü ve tüm korku eşiklerini yerle bir etmiş bir savaşçı hem de. Halkı, inancı ve kutsal toprakları Şengal için direniyor. Özgür bir Şengal’in yeniden inşa edilmesi için mücadelenin en ön saflarında.
3 Ağustos 2014 Şengal Fermanı’nın 9’uncu yıldönümünde zulüm karşısında direnişin sembol isimleri haline gelen ve kendisini güçlü bir kadın savaşçı olarak yeniden doğuran Hêza ile yaşadıklarını, değişimini, başarılarını ve Şengal’in özgür geleceğinin nasıl olabileceğini konuştuk.

9 yıl önceki Hêza değilim

3 Ağustos Fermanı’na dair konuşmanın senin açından çok zor olduğunu biliyoruz. Fakat yaşananları dünyaya anlatmak da önemli. Ferman’ın sembollerinden oldun. Senin hikayen kaçırılan binlerce kadının hikayesi ile ortak. 9 yıllık aradan sonra yaşadıklarını ne ölçüde güce dönüştürmeyi başardın?
2014 Fermanı bir soykırımdı. O zamana tanık olup da hayatta kalmayı başaranlar yaşadıkları sürece ruhsal ve psikolojik olarak etkilerini üzerinden atamayacak. Kanayan bir yara olmaya devam edecek. Kadınlar için çok daha zor, hem de katlanılmaz düzeyde. İyileşmek kolay değil. Elbette yaşadıklarımıza dair konuşmak çok zor. Ama dilimiz döndüğünce anlatmak, tanıklıklarımızı tüm dünya insanlığına duyurmak zorundayız. Çok savunmasızdık. Soykırıma terk edildik. 3 Ağustos 2014 Fermanı gerçekleştiğinde Şengal’i koruması gerekenler, bırakıp kaçtı. Binlerce kadın ve çocuk DAİŞ çetelerinin eline esir düştü. Hala 3 bini aşkın kadın ve çocuğun akıbeti bilinmiyor. Hem DAİŞ zulmünü hem de nasıl ve kimler tarafından soykırıma terk edildiğimizi asla unutmayacağım, unutmayacağız. Yaşadıklarımı hangi ölçüde güce dönüştürdüğümü bilemiyorum. Fakat şunu söyleyebilirim, 9 yıl önceki Hêza değilim. Güçsüz, lal ve boyun eğen değilim. Hem yaşadıklarımla baş edebilmek hem de inancımı, halkımı ve ana topraklarımı savunabilmek için güçlü bir Hêza’ya dönüşmem gerekiyordu. DAİŞ çetelerinin elindeyken defalarca ölümü bir seçenek olarak gördüysem de galip gelen intikam alma duygusu oldu. Yaşamaya karar verdiğim an, değişmeye de karar verdiğim andı. Aynı zamanda kendimi yeniden oluşturmaya, yaratmaya karar verdiğim andı. Nasıl yapacaktım bunu, bu zalimlerden, gericilikten nasıl intikam alacaktım? Savaşmalıydım, mücadele etmeliydim ve en önemlisi de savaşmayı öğrenmeliydim. Bana bu bilinci, örgütlülüğü ve gücü kim aşılayabilir, kim verebilir arayışında hiç zorlanmadım. Çünkü zaten vardı onlar. Tek yapmam gereken onları bulmak ve onlara katılmaktı. Evet, silahlanmayı, kendimi savunmayı seçtim. DAİŞ çetelerinin elinden kurtulmamı sağlayanların ve beni kucaklayanların arasında olmam gerekiyordu. Bu kararı verirken çok nettim ve hiçbir tereddüt yaşamadım. Bu yüzden Şengal’in özgür geleceğini savunan ve kız kardeşlerinin intikamını alma yemini içenlerin arasına katıldım. YJŞ saflarına katılma kararı aldığım gün, yeniden hayatın ellerinden tuttum. Yeniden sarıldım her şeye. DAİŞ’ın eline çaresizlikten, güçsüzlükten ve yalnız bırakılmaktan dolayı düşen Hêza’nın böyle yaşamaya devam etmesi söz konusu olamazdı. Çünkü hala benim gibi esir olan binlerce kadın vardı. Onların çaresi, gücü ve kimsesi olmalıydım. Mücadelemi güce, bilince dönüştürüp intikam almalıydım. Kısacası kendimi daha güçlü, iradeli hissediyorum. Tek başıma her şeye karşı mücadele edebilecek cesareti kuşandım. Böyle bir değişim yaşadığımı söyleyebilirim.

Zorlu bir süreçten sonra Reqa’ya gittin. Köleleştirildiğin topraklarda özgürlük savaşçısı olmak nasıl bir duygu yoğunluğu yarattı?
Reqa’ya gitmeyi ben istedim. Hesaplaşmalıydım bize tarifi imkansız acılar yaşatanlarla. DAİŞ çeteleri Reqa’yı aynı zamanda merkezleri, başkentleri yapmışlardı. Daha önce esir olarak Reqa’daydım, çaresizdim ve bir şey yapamıyordum. Fakat yeniden döndüğümde savaşmak için döndüm ve bu sefer silahlıydım. Üzerimde cephanem vardı. Êzidî kadınların intikamını almak için oradaydım. Elbette çok heyecanlıydım. Reqa sokaklarından geçerken, geçmişle o anı karşılaştırmadan edemiyordum. Ama artık esir alınan Hêza değil, sadece özgürlüğü arzulayan bunun için mücadele eden savaşçı bir Hêza vardı. Reqa sokaklarında dolaşan Hêza savaşçı Hêzaydı. YPJ savaşçılarıyla sokak sokak, ev ev Reqa’yı özgürleştirerek ilerliyorduk. Kimsenin giremez denildiği Reqa’daydık; oradaydık, savaşıyorduk ve kadınlar bu savaşa öncülük ediyordu. Tarifi imkansız duygulardı ve mutluydum.

Şengal artık umudun yeri

Êzidî toplumu, kadınları bu ferman ile ne denli yüzleşebildi, fermanın intikamını almak örgütlenmekle ne denli mümkün olabildi?
Fermanın yarattığı yaraları kapattık diyemeyiz. Yüzleşmek güç istiyor. Yüzleştiğin an, bıraktığın yerden yeniden başlaman gerekiyor. Herkes olmasa da Şengal’de bunu başaranların sayısı az değil. Katledilenler zaten gitti ve bir daha geri dönmeyecek, geride kalanların birçoğu ise göç etti. Çoğu Avrupa’ya kadar gitti. Bir başka soykırım saldırısına uğramamak için kaçtılar. Büyük bir trajedi. Çeteler birçok kadını pazarlarda köle olarak sattı. Birçok Êzidî PDK denetimindeki kamplarda kalıyor. Güya PDK onları koruyor. PDK Êzidî kadınlar üzerinden Avrupa’nın bazı ülkelerinden rüşvet alıyor. DAİŞ’ın bize yaptıklarının, yaşattıklarının aynısını şimdi PDK yapıyor. Soykırımı PDK sürdürüyor. Çetelerin elinden kurtarılan kadınlar, PDK eliyle Avrupa’ya gönderiliyor. Bunlar Êzidîlerin yaralarını sarmak için değil, tam tersine Êzidî halkının dağılması için yapılıyor. Êzidî toplumunu dağıtmaya çalışıyorlar. Ama tüm bu oyunlara, planlara rağmen bir direniş var. Êzidî toplumunun kendi öz örgütlülüğü var. Kadın örgütlenmesi, askeri örgütlenmesi var. Yaşadıklarını güce, her alanda yeniden örgütlemeye çalışan bir toplumsal gerçeklik var. Her türlü saldırı girişimine karşı Şengal’i tüm değerleriyle birlikte korumayı, savunmayı esas alan bir örgütlülüğe kendisini kavuşturmuş durumda. Geçmişe oranla daha güçlü ve örgütlü olduğumuzu düşünüyorum. Özgür yaşamda ısrar var. Şengal eskisi gibi değil. Bu bana ve Şengal’i gelip yakından görenlere büyük bir umut veriyor.

Bugün nasıl direniyorsak yarın da direneceğiz

Şengal’e yönelik Türk devletinin ve onunla iş birliği içerisinde olan PDK ve Irak hükümetinin saldırı ve baskıları devam ediyor. 9 Ekim anlaşmasının gereklerini yerine getirmek için saldırılarını sürdürüyorlar. Bu anlaşma Êzidî kimliği ve varlığı için nasıl bir anlam ifade ediyor? Özgür Şengal’in yolu nereden geçiyor?
Êzidî toplumunun liderlerine, öncülerine saldırıyorlar. DAİŞ zulmünden kurtulup yeniden ayağa kalkmayı başarmış insanları da tümden yok etmeyi hedefliyorlar. Şengal’de onurlu, direngen kimsenin kalmasını istemiyorlar. Öz gücüne, iradesine dayanarak oluşturmuş olduğu askeri ve toplumsal örgütlülüğünü hedefliyorlar. Yediden yetmişe Şengal’de varlığını sürdüren herkese teslimiyet, onursuzluk dayatılıyor. Bunun ortak bir plan olduğunu biliyoruz. DAİŞ’ın yarım bıraktığını Türkiye ve PDK dış güçlerin de desteğiyle, onayıyla tamamlamak istiyor. 9 Ekim anlaşmasının asıl amacı da budur. Şengal’i Êzidî kültürü ve inancından boşaltmak, mevcut askeri, siyasi ve toplumsal örgütlülüğünü dağıtmak istiyorlar. Buna izin vermeyeceğiz. Bunun için dün de direndik, bugün de direniyoruz ve yarın da direneceğiz.  Şengal’in özgür geleceğinin yolu, oluşan mevcut örgütlülüğü korumak ve daha da geliştirmekten, büyütmekten geçiyor. YJŞ ve YBŞ’nin Şengal’in öz savunma gücü olarak resmi bir biçimde tanınması ve kabul edilmesi lazım. Mevcut askeri örgütlülüğün de daha da büyütülmesi gerekir. Yine özerk meclis ve yönetimin Şengal’in siyasi iradesi olarak kabul edilmesi gerekiyor. Kendi geleceğimize kendimiz karar vereceğiz. Nasıl yaşamak istediğimizi biz belirleyeceğiz. Bunun için yeteri kadar kendimizi eğitmeli ve bilinçlendirmeliyiz. Rêber Apo’nun yeni yaşam paradigmasını daha fazla içselleştirmeli, anlamalı ve kendimizi paradigma eksenli yeniden oluşturabilmeliyiz. Şengal’in özgür geleceğini ancak bu şekilde garanti altına alabiliriz. Bunun dışında Şengal için öngörülen tüm planlar tasfiye amaçlıdır. Şunun bilinmesini istiyorum; özgür bir Şengal için mücadele etmeye devam edeceğiz.

3 Ağustos soykırım olarak tanınmalı

Yönetmenliğini Derya Deniz’in yaptığı ve DAİŞ’ın Êzidî toplumuna yaptıklarını dünyaya duyuran Hêza Belgeseli’nin ana karakteriydin. Belgesel uluslararası alanda birçok ödüle layık görüldü. Öte yandan ise birçok devlet 3 Ağustos’u soykırım olarak tanımaktan kaçınıyor. Bu ikili siyaseti nasıl değerlendiriyorsun?
Bence herkes nasıl bir zulme ve haksızlığa maruz kaldığımızı biliyor. Ama çıkarları gereği susmayı seçiyorlar, hatta bize yapılanlara, yaşatılanlara onay veriyorlar. Dolayısıyla bana hiçbir zaman samimi ve dürüst gelmedi yaklaşımları. Bir belgesel yoluyla beyaz perdeye taşınan Hêza’nın hikayesi gerçek bir hikaye. Belgesel’deki kişi Hêza olabilir, ama aslında orada anlatılanlar soykırımdan geçmiş kadınların, Êzidî toplumunun hikayesi. Hêza’nın hikayesini destekleyen ve onu ödüle layık gören herkesin Şengal’i daha fazla savunması, sahiplenmesi gerekiyor. Şengal’in gerçekten uluslararası toplumun, kadınların, sol, sosyalist demokratik kesimlerin desteğine, dayanışmasına ihtiyacı var. Devletlerin sürdürmeyi öngördüğü soykırım politikalarının önüne de ancak böyle devasa bir dayanışma ve destekle geçilebilir. Hikayemden, daha doğrusu Şengal’in trajedisinden etkilenen herkesin 3 Ağustos Fermanı’nın bir soykırım olarak uluslararası alanda tanınması için çaba göstermesi, mücadele etmesi gerekiyor. DAİŞ’e ve onlara destek veren bütün güçlerden hesap sorulması, yargılanıp mahkûm edilmesi için 3 Ağustos Fermanı’nın bir soykırım olarak tanınması çok önemlidir. Ben ve özsavunma güçleri içerisinde yer alan herkes, mücadele etmeye devam edecek. Yeni fermanlara karşı, kendimizi ve halkımızı koruyacağız. Kimse bizi desteklemese de bu pozisyonumuzu korumayı sürdüreceğiz. Çünkü bizi asıl yaşatacak olan kendi özörgütlülüğümüz ve özsavunmamızdır. Êzidî toplumu da bu gerçeğe inanmalı ve Şengal’in özerk bir statüye kavuşması için bulunduğu her yerde mücadele etmelidir.