Karanlık çekmecelerde kalmasın

- Nilay Egeli
92 views
Paris’te Kürtlere, özelde de Kürt kadın öncülere dönük iki katliam yaşandı. Failin Türk devleti olduğu su götürmez bir gerçek iken Fransa devleti ve yargısı birinci katliamla ilgili ‘devlet sırrı’ diyerek davanın ilerlemesine set kuruyor. İkinci katliamı ise, ‘ırkçı tekil bir saldırı’ olarak nitelendirerek dosyayı adli bir vakaya indirgemeye çalışıyor. Özcesi, her iki katliam davasında da katliam emri verenler karanlıkta bırakılmak isteniyor. Bu nedenle Kürtler katliamların yıldönümünü “2013’ten 2024’e Paris karanlıkta adalet nerede” sloganıyla karşıladı. Her iki davanın avukatı olan Jean-Louis Malterre ile her iki davada gelinen aşamayı, zanlının profilini, hukuki ve siyasi bariyerleri konuştuk.

Av. Jean-Louis Malterre

1. Paris katliamında 11. yıla giriyoruz. 2019 yılında açılan yeni soruşturmayla birlikte şu an dava dosyası hangi aşamada?
Birinci Paris katliamıyla ilgili dosyayı yeniden başlatmakta büyük zorluklar yaşadık. Zanlının ölümünden sonra, yasal olarak iki yıldan fazla bir süre beklemek gerekiyordu. Ölümü 2016 yılı Aralık ayında oldu. Ve ikinci dava 2019’da açıldı. Açıkçası ilk dosyada zanlı ölmeden çok fazla ileri gidilememişti. Soruşturma savcısının önündeki engel, Fransa devletinin elindeki istihbari notları adalete sunmaması, bilgileri vermeyi reddetmesiydi. Büyük bir çabayla, zorlu bir süreçten sonra dosyanın yeniden açılması bir başarıdır. Bunu yaparken elbette yalnız değildik. Bu dosyada birçok meslektaşım çalıştı. Ve yeni bir soruşturma savcısı tayin edildi. Peki, bugün neredeyiz diye soracak olursanız, ilkine benzer biçimde soruşturma tıkanmış durumda. Önümüzde engeller var.

Engel diye kastettiğiniz ‘devlet sırrı’ gerekçesi olsa gerek. ‘Devlet sırrı’ ile perdelenen nedir?
Devlet üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiyor. ‘Devlet sırrı’ndan vazgeçmiyor ve açıkça sahip olduğu, dosyada ilerleme sağlatacak bilgileri sunmuyor. Birinci Paris katliamında devletin cinayette sorumluluğu olmasa bile, Türk yetkililerin sorumluluğuna dair elinde bazı veriler vardır. Bize yardımcı olabilecek bu bilgileri paylaşsa ilerleme sağlanacak hatta belki üst düzey Türk yetkililer hakkında soruşturma, dava açılma ihtimali olabilir. Ama bunu yapmadığı için tıkanmış durumdayız. Dolayısıyla devlet sırrının kaldırılması başvurularımızı yineliyoruz. Talebimizi İçişleri Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na ve yine Savunma Bakanlığı’na sunduk. Ancak hala bir ilerleme yok. Fransa siyasetinde Türk devletini memnun etme eğilimi var. Fransız topraklarında Kürt siyasetçilerine dönük çok sayıda tahkikat, soruşturma, dava açılıyor. Ve açıkça Fransız ve Türk servisleri arasında bir işbirliği var. Hatırlanacak olursa, 2013’teki katliamın ilk saatlerinde dönemin İçişleri Bakanı ve daha sonrasında Başbakan olan Emmanuel Valls’in ilk tepkisi, ilk açıklaması “Bu katliamın sorumlularını açığa çıkaracağız” şeklinde olmuştu. Ama bu konuşmadan kısa bir süre sonra aileleri kabul etmek, onlara başsağlığı dilemek yerine, Türk büyükelçisiyle bir araya geldi. Ve ‘Kürt avı’na devam etme sözünde anlaştılar. Bu sözün verildiğini biliyoruz.

Birinci Paris Katliamı’nın 10. yıldönümünde ikinci bir katliam yaşandı. Siz her iki davanın da avukatısınız. İkinci Paris katliamı soruşturması hangi aşamada. Neden antiterör savcılığı devreye girmiyor?
Dosya sıradan bir hukuk dosyası, olay adli bir vaka gibi görülüyor. Bir olay nasıl terör olayı olarak değerlendirilir? Bir kesim, topluluğa dönük, onları hedefleyen, terör yaratmayı amaçlayan bir saldırı olduğu takdirde bu tanıma giriyor. 23 Aralık 2022’de de Kürt topluluğunda bu hedeflendi. Ama buna rağmen antiterör savcılığının neden görevlendirilmediğini anlamıyoruz.

Soruşturma savcısı, Cumhuriyet Başsavcılığı’na neden böyle bir görevlendirmenin yapılmadığı sorusunu yöneltti. Yani bu dosya neden antiterör kapsamına alınmıyor?
Antiterör savcılığı adına verilen cevapta, böyle bir şeyin mümkün olamayacağı söylendi. Yanıtlarında aslında şunu da kabul ediyorlar; elbette ciddi bir kamu düzeni sorunu ve saldırısıdır. Elbette bir kesimi (Kürtleri) korkutmaya dönüktür, diyorlar. Fakat üç cinayetin failinin terör eylemi yapmak gibi bir niyeti olmadığı kanaatine vardıklarını söylüyorlar. Biliyorsunuz, daha önce evi soyulmuş. Bundan dolayı da ırkçı bir öfkeyle dolduğunu, psikolojik bir durumun olduğunu dolayısıyla soruşturmanın antiterör kapsamında ele alınmasına gerek olmadığını ileri sürüyorlar. Bundan kısa bir süre önce Paris’te (3 Aralık 2023’te, Eyfel kulesi yakınlarında) yapılan bir saldırıyı örnek vermek istiyorum. Bir kişi sokakta eline bıçak alıp turistlere saldırdı. Birini öldürdü birkaçını yaraladı. Ve bu terör saldırısı olarak ele alındı. Antiterör savcılığı tarafından bu olay soruşturuluyor. Paris katliamı zanlısı William Malet için psikolojik sorunları var deniliyor, ama bu bahsini ettiğim olayın zanlısının da benzer durumu var. Buna rağmen antiterör kapsamına alınmasına engel olarak görülmüyor. Ama Paris katliamı dosyasında tartışmaya bile almıyorlar. Şok edici bir durum. Şaşırtıcı bir fark var. Zanlı soruşturma savcısının önünde “Ben Kürtleri sevmiyorum. Kürtler teröristtir. Ben Kürtleri hedef aldım” diye bir açıklama yapıyor. Bizzat Kürtleri hedef almış, siyasi bir kurumu hedef almış. Ama burada önümüze sanki bir duvar örülmüş.

Peki bu duvar nasıl aşılacak?
Bu yargısal bir süreç. Soruşturma savcısı bir karar verecek. Hakimler pozisyon alacak. Ve bize verilecek cevaplar doğrultusunda gerekirse bir üst mahkemeye başvuracağız. Yani şu an karşılaştığımız sorun hem hukuksal karakterde hem de usül ile alakalı. Yani bir talepte bulunuyoruz, yargıç bize yanıt veriyor. Eğer tatmin olmamışsak itiraz ediyoruz. Gerekirse Yargıtay’a, orada da bir haksızlık olursa Temyiz mahkemesine gidebiliriz. Yeniden zanlıya gelirsek, çok özel seçilmiş biri olduğu anlaşılıyor. Nişancı, özel eğitimli eski bir asker olması vs… Çok endişe verici özellikler. Üçüncü birlik diye bilinen paraşütçü birlikte görev yapıyor bu kişi. Bu birlik özel bir birliktir. Benim için ana konu silah konusu. O keskin bir nişancı. Eğitimli biri. Düzenli olarak atış poligonlarına gidiyor. Atış yarışmalarına katılıyor. Altını çiziyorum; ara sıra değil sürekli ve düzenli olarak gidiyor. Askerliğini yaptığı birlik özel bir birlik. Profesyonel bir judocu aynı zamanda. Tren makinisti. Rusça biliyor, İbranice biliyor. Başka dilleri öğrenebilirsiniz, ama bu iki dil özellikle İbranice dikkat çekici. Bu kesinlikle başka bağlamlara açılabilir. Sahip olabileceği bağlantılar düşündürücü. Sokakta gezen herhangi biri değil bu kişi. Sıradan bir vatandaş olmadığı çok belli…

Diğer Avrupa ülkelerinde de benzer saldırı girişimleri oldu. Paris soruşturması Avrupa ülkelerinin genelindeki durumu da aydınlatabilir mi?
Soruşturma savcısı, dosyayı Fransa ile sınırlı tutmadı. Avrupa’nın diğer ülkelerinde de benzer biçimde Kürtlere dönük tehditlerle ilgili araştırma yaptı. Almanya, Belçika, Hollanda ile istişarelerde bulundu. Bunun, Kürtlere yönelik saldırı girişimleri nasıl yürüyor, nasıl hareket ettiklerinin belirlenmesine yardımcı olmasını bekliyor. Kürt toplumu tüm ülkelerde koruma değil gözetim altında, takip ve denetim altında. Bu yoğun takip ve denetimin, olası bir saldırıyı engelleyeceği düşünülebilir ama hiç de öyle olmuyor. Fransa’da bu engellenemedi. Avrupa topluluğundaki her yer için aynı olduğunu düşünüyorum. Belçika’da yargı ‘PKK terör örgütü değil’ kararından sonra İçişleri Bakanı kendi yargı kararına karşı çıktı. Buna bakınca politik ve ekonomik çıkarların gözetildiğini görüyoruz.

Kürt halkı ve kadınların 11 yıldır devam eden bir adalet mücadelesi var. Bu yönüyle dava, Fransa’daki diğer siyasi cinayet davalarından nasıl ayrılıyor? Bu ısrar ve mücadelenin yargı sürecine etkisi nasıl oldu?
Bir hukukçu olarak belirtmeliyim ki, Fransa’da gerçekten tanımlanan, soruşturması cezalandırma ile sonuçlanmış bir politik suikast davası yok. Mandela’nın yol arkadaşı Dulcie September’i düşünüyorum, Mehdi Ben Berka’yı düşünüyorum, Cezayirli meslektaşım avukat Ali Andre Mecili’yi düşünüyorum. Bunun gibi çok sayıda cinayet karanlık çekmecelerde kaldı. 2013 dosyasıyla ilgili gördüğüm fark, bu dosya hakimlerin dikkatini çekti ve gerçekten ilerlemek istediler. Özellikle Avrupa bağlantıları konusunda ileriye götürmek istiyorlar. Ama yeniden vurgulamak isterim ki, büyük sorun başladığımız yer; yani devlet sırrı engeli! Gizlilik zırhının kaldırılması, Fransa, Almanya ya da Belçika’nın çekmecelerini açıp bu bilgileri paylaşmaları gerekiyor.

Her iki katliamda da kadın öncüler hedef alındı. Özellikle Fidan Doğan ve Emine Kara’yı tanımış biri olarak onların mücadelesi ve katledilmeleri sizi nasıl etkiledi?
Cevap vermek oldukça zor. Rojbîn’i çok iyi tanıyordum. Emine’yi de tanıyordum. 5-6 kez büroma geldi. İltica başvurusuyla ilgili davaya da ben bakıyordum. O zamanlar O’nun gerçekten kim olduğundan haberdar değildim. Ama sığınma talebinin reddedilmesi ardından da bu topraklarda suikaste uğraması ağır bir yük… Emine Kara kim olduğu bilindiği için hedef alındı. Ve Rojbîn’i uzun zamandır tanıyordum. Yakından tanıma fırsatım oldu. Sık sık ofisime gelirdi. Başka yerlerde de bir araya geldik. Kendi davasına bağlılığı ve yine inandığı değerleri anlattığında saygı duymamak mümkün değildi. Konuştuğu her insana değer veren, yakınlık gösteren biriydi. Böyle bir insana, kadına saygı, sevgi duymamak zordu. İnsanları ikna etme kabiliyeti çok önemliydi. Ve evet, her iki durum da çok sarsıcı oldu.