Dağ gülüşlü Özgür

- Newaya Jin
291 görüntüleme

DSC00970Sonbahar mevsimidir şimdi. Öyleymiş. Takvim öyle diyor. Ama göz de kalp de öyle demiyor. Sonbahara dair tek bir şey yok şimdi etrafımda. Ağaç yok ki yaprakları sararsın, sarı sıcak güneşin ışınlarının sızdığı kızıllık büyülesin ruhumuzu. Kesk û sor û zer’e bürünmüş dalların masmavi gökyüzüyle aramızda ördüğü köprünün altından geçerken keşfettiğin cevizleri kırıp, Degen’den dinlediğimiz gerilla kaydı şarkılar eşliğinde kabuklarından ayırdığın gün var ya, işte o benim de son sonbaharımdı. O koca ağacın dibindeki kurumuş yapraklar altında bir hazine bulmuş gibi sevinmiş, gülümseyerek uzatmıştın avucunun içindeki ayıklanmış cevizleri. Sarının değdiği mavi havayı içine çekerken çok mutlu görünüyordun, Özgür. Şimdi anlıyorum seni.

Vadinin içinde koca mantarlar görünümlü çadırlara çekilirken herkes akşam saatlerinde, sense suyun hemen kenarında keşfettiğin bir düzlüğün üzerine sererdin incecik minderini. Çadır kurmayıp öylece gökyüzünün altında yumardın gözlerini. Anlamadım o zaman bunun sebebini. Şimdi anlıyorum seni, Özgür.

Şehir gerçeği ile ilgili tartışmalarımızda çoğu zaman anlaşamazdık. Şehir gerçeğini toptan reddediyordun. Ki sen de şehirde doğmuş büyümüştün. Hatta bir zamanlar tarihçilerin “Doğunun Kraliçesi” dediği bir şehir olan Halep’te. Ama reddediyordun. O zaman buna anlam veremiyordum. Şimdi anlıyorum seni, Özgür. Sen, şehirden ve ona dair her türlü kalabalıktan arınmak istiyordun.    

Sen dönüş yapmak istiyordun. O dönüş senin için Kuzey’e giden yollardan geçiyordu. 10 yıla yakın bir zaman kalmıştın Kuzey’in dağlarında. Dile kolay değil. Çoğunlukla da Dêrsim dağlarında. Ki sen de Rojava’nın dağlısıydın. Özgür Afrin’din. Dêrsim’i çok özlemiştin, değil mi? Akşamları ne çok gelip kullanmasını bilmediğin bilgisayara flaşlarını takıp Dêrsim’de çekilmiş fotoğraflara bakmak için izin isterdin. O flaşlara bir şey olmasın diye her seferinde kullandıktan sonra tekrar naylonla saraDSC00118rdın. Sonra ne olur ne olmaz diyerek 4-5 flaşa dağılmış fotoğrafları tek tek çekildikleri zaman ve yerlere göre dosyalayıp ayrıca kaydettik. O dosyalara bile en çok özlediklerinin adlarını yazdırmıştın: Şehit Derya, Şehit Faraşin, Şehit Fırat, Şehit Helin, Şehit Ruksen…

Sen dönüş yapmak istiyordun. Kendini her şeyinle buna hazırlıyordun. Kalbindeki pusula Kuzey’i gösteriyordu. O pusulayı eline verseydiler haftalarca, hatta aylarca aralıksız yürümeye ne çok hazırdın sen. Sanki ellerin ayakların bağlanmış, ipler çözüldüğü an koşuya geçecek gibiydin. Koşmayı çok özlemiştin sen. Başını göğe uzatıp, gözleri kapalı, kollarını kanat gibi açarak koşmayı…

Sonra pusulanın ibresi Batı’ya döndü. Bir başka dönüş yolundaydın bu kez. Şengal’in ertesi, Kobanê’nin öncesiydi. Gönül razı değildi, ama dil ‘yok’ diyemiyordu. Güneş’in fotoğraflarını bulduğumu söylediğimde birkaç gün sonra internetin olduğu taraflara gideceğini, o zaman gönderebileceğimi demiştin. Bir ihtimaldi ya, sordum internettekilere “Özgür Afrin’i tanıyor musunuz?” “Sarışın olan mı? Şu an burada” dediklerinde ne kadar sevinmiştim. Sonra sen geldin, üzerinde YPJ üniforması. Ekrana bakıp gülüyordun. İlk defa internet yoluyla görüntülü konuşuyordun ve bu o kadar tuhafına gidiyordu ki, kendisini çeken video kamerasına bakmaya utanan genç bir kız gibi ellerinle yüzünü kapatıp gülüyordun. Çok güzel gülerdin, Özgür. Öyle içten, öyle ağız dolusu ki, yüzüne hiç hüzün düşmemiş gibi. Biliyorum, bir tek hüznü en derininde taşıyanlar böyle gülebilir. Biliyorum, Özgür…

Seni Halep’e ya da Afrin’e gidecek biliyordum. Oraları iyi biliyordun.

Dünyanın gözleri Kobanê üzerineydi. Dört bir yanda insanlar meydanlara inip, ellerinde YPG ve YPJ bayraklarıyla direnişi selamlıyordu. Afganistan’da bile kadınlar “Direnişiniz direnişimizdir” deyip bu tarihi direnişte savunulanın insanlık olduğunu herkese anlatıyordu. Direniş yüceleşirken kara adamlar ve onların ortakları daha da alçalıyordu. Alçakça saldırıyorlardı. Alçaktılar. Alçaklıkta sınır tanımıyordular. Ortaklarıyla bomba yükledikleri araçla sınırı geçtiler.

İki gün sonra sekiz arkadaşın şehit düştüğünü öğrendik. Üç şehidin fotoğrafı ve sicili vardı. Beş arkadaşın ise sadece isimleri verilmişti. “Özgür Jiyan” ismini okuyunca kalakaldım. Hayır, sen olamazdın. Sen Kobanê’de değildin ki. “Yaygın bir isimdir, O değildir” demişti arkadaşlar. Kendimi buna inandırmaya çalıştıysam da sen olduğunu biliyordum, Özgür. Biliyordum. “Özgür” dedim, “Bizim Özgür şehit düşmüş…”

Untitled-1Acıyla büyür yüreklerimiz. Her şehadet acı verirken, şehidin düşlerini geleceğe taşıyıp gerçek kılma görevini de omuzlara yükler. Acılar böyle anlam bulur özgürlük mücadelemizde. Fakat senin şehadetin, daha önce hiç yaşamadığım çok farklı, ağır bir acı akıttı kalbimin en derinine. Seni düşündüm, Özgür. Günlerce düşündüm. Geceler boyu. Hala da düşünüyorum. Ama kabullenemiyorum. Kalbi sınırsız dağlar için çarpan özgür kız, simge şehrin en yangın yerinde gözlerini yumarken parmaklarını son kez toprağa değdirip o kokuyu içine çekemeyişini kabullenemiyorum.

O anı çok düşündüm, Özgür. Duvarları delik deşik olmuş bir binanın içinde savaşırken betona düşüş anını düşündüm. Öylece toz içinde sırtüstü soğuk yerde yatarken neler hissettiğini anlamaya, duygularını hissetmeye çalıştım. O an kalbim öyle ağırlaştı ki, tutmazsam ruhumun derinliklerinde sonu olmayan bir boşluğa düşecek sandım. Senin özlemindi beni bu kadar sarsan. Dağlara özlemdi. Bilmezdim özlemin nefessiz bırakabileceğini.

Derler ki yaşamın son anlarında acı veren fiziksel yaralar değildir. Hissetmeye çalıştım, Özgür. Dêrsim’de yumuşak toprağa düşseydi bedenin, çime değseydi ellerin, mavi gökyüzünün sonsuzluğu içinde beyaz bulutlar olsaydı son gördüklerin, daha az acı verir miydi?

Ama acı da sevgidendir. Acının da sevginin de kaynağı birdir, kalptir. Kalpse yarımay gibidir.

Şimdi kalp zamanıysa eğer, gülüşlerini toplamanın tam vaktidir. Düşlerini yüreklerimizin en orta yerine nakşedip Özgür olma zamanıdır. Dağ gülüşlü Özgür kız, sen kalbimizi öyle bir dağladın ki, dağ oldun simge şehrin en yangın yerinde. Dört bir yanı dağ kokuyor şimdi…