Kötülüğün alenileşmesi ve çocuk istismarı

- Handan Çağlayan
205 görüntüleme

1
Walter Benjamin, tarih kavramı üzerine kaleme aldığı fragmanlardan birinde, “kültürel zenginlik” denilen şeyi, tarihte galip gelenlerin, ezilenlerin üzerine basarak ilerlediği zafer alayının ganimetleri olarak niteler ve “hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın” diye ekler

Benjamin’in bu nitelemesi, Marks’ın, tarihin sınıf savaşlarının tarihi olarak tanımlamasını anımsatır. Biz buna ataerkil şiddet kültürünün tarihi nitelemesini de ekleyebiliriz. Bildiğimiz yazılı tarihin, egemenlerin, ezilenlerin üzerine basarak ilerlediği eril bir zafer alayı olduğuna hiç kuşku yok.

Öte yandan bahsedilen zafer alayı, her zaman Benjamin’in ya da Marks’ın nitelediği sarihlikte çıkmıyor karşımıza. Bunun tek nedeni egemenlerin kültürü ve ideolojisinin de egemen olması ya da “yanlış bilinç” değil. Çoğu zaman egemenlerin kamusal söyleminin  niteliği de, barbarlık belgelerinin üzerini bir tül gibi örtmeye hizmet ediyor.

Bu söylem, gerçek niyeti açığa vuran “dil sürçmeleri” ya da kriz, olağanüstü hal gibi istisnai dönemler hariç, toplumun genelinin çıkarlarını işlemek üzerine kurulmuştur. Çıplak zoru ve kaba gücün iktidarını değil, hukukun egemenliğini işlemeye hasredilmiştir. Napolyon’a atfedilen “kılıçla ülkeleri fethedebilirsiniz ama üzerine oturamazsınız” vecizesinin de ifade ettiği gibi bu bir tercih değil, zorunluluktandır. Her egemenlik söylemi, belli bir meşruiyet zeminine dayanmak ve evrensellik iddiası taşımak zorundadır ki ezilenleri de ikna edebilsin, en azından çıplak zor kullanmaya gerek kalmayacak şekilde idare edilmelerini sağlasın. Zira hakimiyetin en külfetlisi çıplak zorla tesis edilenidir.

Tülün altından çıkanlar

Öte yandan kamusal söylemin salt bir aldatmacadan ibaret olduğu da düşünülmemeli. Zira bu söylem hem egemenleri bir ölçüde bağlar hem de ezilenler için bir mücadele alanı yaratır. Bu sayede ezilenler, egemenleri kamusal söylemlerine uygun davranmaya zorlayabilir, söylemin gerçekte karşılık bulması için mücadele edebilir. 1789’un “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” talebi, mülk sahibi burjuva erkeklerin çıkarlarının üzerini örten bir tül olmakla kalmamıştı örneğin. Dünyanın tüm ezilenlerinin, kadınların ve işçi sınıfının, erkek egemenliğine ve sömürüye karşı mücadele esini bu tülün altından çıkmıştı.

Küresel düzlemde insan hakları hukukunu oluşturan sözleşme metinlerinin de aynı tülün altından çıktığı söylenebilir. Devlet-toplum, devlet-birey ilişkilerini hukuksal bir zemine oturtan, devletleri kendi yasalarına uyar görünmek durumunda bırakan anayasal metinlerin de.

Acıdır ki bugün her ikisinin de çöküşüne tanık olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Bütün insanların eşit olduğu, insanca yaşamayı hak ettiği evrensel ilkelerinden doğan ve iki büyük paylaşım savaşının yıkıntılar arasından yükselen insan hakları metinleri, bugün yaşanmakta olan mülteci kriziyle birlikte, gizleme gereği duyulmaksızın, alenen çiğneniyor. Batı, savaş ve yoksulluk barbarlığıyla yüz yüze bıraktığı dünya halklarına karşı kendi kamusal söylemini çiğniyor. Sığınmacı ve mülteciler, egemenlerin kamusal söylemine hiçbir şekilde uymayan bir pazarlığın nesnesine dönüştürülmüş durumda.

Bu pazarlığın taraflarından biri de Türkiye. Üstelik bugünlerde Türkiye’de açıktan ihlal edilen, sadece mültecilere ilişkin evrensel hukuk ilkeleri değil. Tarihte hiç olmadığı kadar Anayasa ihlallerinin yaşandığı, hukukun üstünlüğüne dair kamusal söylemlerin açıktan ihlal edildiği bir dönemden geçiliyor.

‘Dil sürçmesi’ ve kamusal söylem

Türkiye belki hiçbir zaman tam olarak hukukun egemen olduğu bir ülke olmamıştı. Kimi zaman sembolik şiddet “dil sürçmeleri” ile ifşa edilmiş, kimi zamansa fiziksel şiddet en çıplak haliyle olağanüstü hal rejimi olarak toplumun karşısına çıkarılmıştı. Ancak dil sürçmesi, adı üstüne dil sürçmesiydi. Gerçek, kamusal söylemin çatlakları arasından bir anda görünüvermiş olsa da ya kısa süre sonra üstü kapatılmakta ya inkar edilmekteydi. Olağan üstü rejimler de, siyasi literatürde yer bulduğu haliyle “ara rejim”ler olarak nitelenmekteydi. Egemenlerin kamusal söylemlerini açıktan çiğnedikleri değil de, söyleme, “ara verilen” dönemler olarak kurgulanmaktaydı.

2
Kuşkusuz o dönemlerde yaşananlarla bugünkü arasında özde pek bir fark olduğu söylenemez. Ancak biçimde, özü de etkileyecek önemli bir fark olduğu da açık. Bahsedilen dönemlerde hukuksuzluk, gizlenen, inkar edilen, üstü örtülmeye çalışılan bir durumdu. Örneğin 90’ların köy boşaltmaları  açıktan sahiplenilmemiş, uzun süre inkar edilmeye çalışılmıştı. İnkar edilsin ya da edilmesin, köy boşaltma, köy boşaltmaydı kuşkusuz ama inkar, köy boşaltmanın kabul edilemez bir şey olduğunun iktidar tarafından da idrak edildiği anlamına geliyordu: “Boşaltıyoruz ama bunun kabul edilemez bir şey olduğunun farkındayız, bu nedenle inkar ediyoruz.” Bir nevi yaptığından yüzünün kızarması hali.

Gerçeğin ifşa edilmesi

Kötülüğü gizleme, onu ortadan kaldırmaz ama kötülüğün kötülük olduğunun kamusal olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Bugün yaşananın farkı, tam da bu noktada: Egemenin kamusal söylemi alenen çiğnemesi, giderek terk etmesi, kötülüğün alenileşmesi, yüz kızarmaması: Gücüm var ve yaparım!  Ben yaptım oldu!

Egemenin kendi kamusal söylemini alenen çiğnemesi, sözde dahi olsa hukukun gücünün yerini özde ve sözde gücün kanununa bırakması anlamına gelir. 90’ların köy boşaltmalarının inkarı aşamasından, bugün kentlerin “alenen” top ateşine tutulması aşamasına gelinmesi gibi. Cizre’deki, Sur’daki duvar yazıları, “dil sürçmesi” değil. Geçmişte gizlenin, alenen ifşa edilmesi.

Buraya değin sabır gösterip okumayı sürdüren sevgili okur bütün bu tespitlerin başlıkla ne alakası var dese yeridir ama hüküm vermek için acele etmemeli. Zira aslında pek de alakasız sayılmaz. Kuşkusuz çocuk istismarı yeni bir olgu değil. Tıpkı kadına yönelik şiddet gibi çocuk istismarının da erkek egemen zafer alayının ganimetleri ya da erkek egemen kültürel zenginliğin tarihsel ürünleri olduğu açık. Yeni ve girizgâhla alakalı olan şey, günümüzde bu durumun hem küresel hem de yerel düzeyde tümüyle sıradanlaşmış, alenileşmiş olması. Örneğin üye bütün devletleri bağlayan BM sözleşmelerinin koruma garantisi altında bulunması gereken sığınmacı çocuklardan, Akdenizin sularında boğulmaktan kurtulanlar arasında binlercesinin kayıp olduğu, kölelik koşullarında çalıştırıldıkları, fuhuşa zorlandıkları, tecavüze uğradıkları, organ mafyasının eline düştükleri ifade ediliyor. Batı Avrupa, bizzat kendisinin neden olduğu yıkımın doğurduğu mülteci krizinin boyutları karşısında, pratiğini kamusal söylemine uydurmaya çalışmadan açıkça hak ihlallerinde bulunuyor. Yetişkin ya da çocuk, insan bedenleri, kimlikleri, her türlü insanlık onuru ve değerden soyutlanmış şekilde, alenen püskürtülmesi gereken sorun kütleleri olarak muamele görüyor. Tıpkı Cizre’de bedenleri tanınmaz hale getirilen çocuklara yapıldığı gibi.

Kötülüğün alenileştirilmesi

4Dahası bu muamelenin sonuçlarının, sadece mültecilerle sınırlı kalması ya da Cizre’deki duvarlar yazılarında kalmasını beklemek safdillik olur. Aksine, yayılıyor ve hedef kitlesi giderek tüm ötekileştirilenleri ve güçsüzleştirilmişleri kapsayacak şekilde genişliyor. Çünkü egemenin kendi kamusal söylemini alenen çiğnemesi, kötülüğün muktedirlerce alenileştirilmesi, yukarıdan aşağıya domino etkisi yapıyor. Aleni kötülük, geçmişte olduğu gibi bugün de katlanarak alt egemenlere sirayet ediyor. Büyüklü küçüklü bütün muktedirlerin önü açılıyor. Kimi Hollandalı futbol taraftarlarının Madrid’de yaptığı gibi sadaka için mültecilere şınav çektiriyor, kimi Antep’te mülteci çocuk işçinin günlük yövmiyesini almak için kafasını kesiyor, kimi kafe basıp içerdekileri dövüyor, kimi yolda yürüyen kadınları taciz ediyor, kimi de Karaman’da olduğu gibi onlarca çocuğa cinsel tacizde bulunuyor. Artık bunun için ihtiyaç duydukları tek şey güç. Ekonomik güce, sınıfsal güce, kas gücüne, toplumsal hiyerarşi içindeki güçlerine dayanarak yapıyorlar kötülüğü. Kötülük sıradanlaşıyor.  Yüzler kızarmıyor. Nitekim gazetelerde mültecilere bozukluk fırlatıp şınav çektiren Hollandalıların yüzünü gördük. Herhangi bir kızarma belirtisi yoktu. Bizim tacizciler de o kıvama gelmek üzereler. Geçenlerde İzmir’in ilçelerinden birindeki köy okulunda, okul müdürünün çocukları taciz ettiğini ortaya çıkaran öğretmen, bu durumu dile getirdiğinde kendisine “ne var ki oğlan çocuklarına bile yapıyorlar, kızlara yapılmış çok mu?” diyerek olayın üstüne gitmemesi telkininde bulunanlar olduğundan söz ediyordu.

Toparlamak gerekirse, bugün kadına yönelik şiddetin, çocukların cinsel istismarının bu denli yaygın, aleni ve neredeyse meşru bir hal almasıyla, gerek küresel gerekse de yerel düzeyde muktedirlerin kendi kamusal söylemlerini çiğneyerek evrensel değerleri, hukuk kurallarını bir yana bırakıp, güce dayalı pratik sergilemeleri arasında bir illiyet bağı olduğu söylenebilir. Şu an meclis gündeminde bulunan “tecavüzcü ile evlenme” düzenlemesi, bu bağın izdüşümlerinden sadece biri.