Ne bayram ne yas sonuna kadar isyan

- Roni XELIKAN
299 görüntüleme

Doğrusu Newaya Jin gazetesi benden yazı istediği için mutlu oldum. Fakat konu kadın olunca her şey o kadar karmaşıklaşıyor ki, mutluluğun hemen yanı başı mutsuzluk… Aslında bir şeyler karalamayı hem çok istiyor, hem de istemiyordum. Çünkü sözün bittiği yerdeydik. İçimden kelimeler değil, öfke akıyordu. Erkek iklimi yine vahşet yağdırıyordu. Kadınların bedenleri ve ruhları yine kanatılmıştı, bir ÖZGE-CAN katledilmişti. Acımasızca, hunharca, vahşice, ahlaksızca… Bu zulmü ve zalimi hiçbir şekilde tarif edemiyor insan… Ama ne kadar zorlansak da tanımlamalıyız bu acıyı… Biz adını koyamazsak, erkek aklı alıp götürüyor, kendine göre yorumluyor, çarpıtıyor. Kadına ait her şey o kadar çarpıtılıyor ki, kadının kendisi bile kendisini bu çarpıtma üzerinden tanımlıyor. Kendimize ait olmak istiyorsak, ilk önce kendimizi, kendimiz gibi tanımlamalı, kendi dilimizle ifadelendirmeliyiz. Kendimiz olamazsak, erkeğin başkalaştırdığı başkası oluruz. O yüzden kadının kendisine ait bir odası olmalı. Kendisine ait bir aklı, ruhu, dünyası, sevdası olmalı… Olmazsa her gün ölür, olmazsa yaşamı her gün başkalarının ona çizdiği kaderle başlar.

Tarih bilinci, bizi biz yapan bilinçtir 

Nedir başkası olmak, gerçekten nedir? Biz kadınlar tarihten bugüne geldiğimiz noktayı sorgulamazsak, kadına ne olduğunu da anlayamayız. Kadın köleliği en eski, en örtük, en derin köleliktir. Tüm köleliklerin kaynağıdır. Toplumun köleleştirilmesi, kadının köleliğinden sonra başlar. Tanrıça erdeminden, kaburga kemiğine inişin hikayesini anlayamazsak, bugünkü beni anlayamayız. Neden örtündüğümüzü, neden dört duvar arasına sıkıştırıldığımızı ve neden sonra açılıp saçıldığımızı, sadece bedene indergenen nesne halimizi bilince çıkaramazsak, ne şiddeti, ne de kutsal evliliği anlamış oluruz. Tarih bilinci, bizi biz yapan bilinçtir. Kendi tarihimiz konusunda yaşadığımız körlük ve cehalet sürdüğü sürece ölmeye mahkumuz. Tarih bilinci kendimizi kendimize getirir. Şimdimizi aydınlatır. Tarihi bilinçten yoksun olanlar, evrenin ve kadının sırrını çözemezler.

3Kadınlık ve erkeklik inşa edilmiş olgulardır. Kölelik ve egemenliğin kodları tarihsel akış içinde katlana katlana yol almış, günümüzde artık yaşanılmaz, bakılmaz hale gelmiştir. Kadın üzerinde uygulanan şiddetin kökenlerini -her ne kadar tarihin kuytuluklarında olsa da- görünür kılmak, yine bize düşüyor. Nesneleşen, mülkleştirilen bir gerçeklik dövülmeye mahkumdur. Yaşamın öznesi, kurucusu olan bir varlığın bu hale düşmesi erkek egemenlikli sistemin kadına biçtiği rolle doğrudan bağlantılıdır. Erkeğin eki, uzantısı olarak görülen bir varlığın elbette ‘karnından sıpa, sırtından sopa eksik’ olmaz. Bu ilişkinin doğası tersyüz edildiği için yaşam düzelmiyor, özüne göre yaşanılmıyor. Kadın, reisin doğurucusu, ev ahalinin hizmetçisi, patronun sekreteri, kapitalizmin vitrini, reklamı olma rolünden sıyrılmazsa, kadın olamaz. Dikkat edelim! Hep erkekler kadına rol biçiyor. Kadının adı yok. Merkez erkek, kadın bu merkezin bir dişlisi veya merkezi döndüren temel sermaye malzemesi… Sanki sadece kadının bedeni var… Aklı, duygusu, yetileri olmayan bir varlık gibi. Arzulanan, hor görülen, bilmeyen bir obje… Evet kapitalist sistemde biz kadınlar ojbe olmanın dışına çıkamayız. İşte asıl korkunçluk, vahşet burada… Kadının bir nesneye indirgenmesinde… Peki hangimiz bu durum karşısında akıl tutulması yaşamıyor, hangimiz titremiyor, hangimiz ölmüyor, katledilmiyoruz…

Bu devran böyle dönmez

Oysa ki biz kadınlar Tanrıça kültüründen geliyoruz. Birçok ilk’e imza atmışız. Doğa ile kavgayı değil, yaşamı esas almışız. Doğanın bize bahşettikleriyle barışık, kolektif bir yaşamı örmüşüz. Doğaya hükmeden değil, doğanın gizemlerine kendi sırlarımızı katmışız. Taşlarda aramışız umudumuzu, toprağın kokusuna sevgimizi katmışız, özlemlerimizle doğanın fısıltılarına kulak vermişiz. Emeğimizi doğanın toprağında, otlarında aramışız. Bunu yaparken kimseye zarar vermemişiz, kimse ile kavgalara girmemişiz.

Ne zamanki egemen erkek aklı bizim zekamıza, duygularımıza hükmetti, başaşağı gitmeye başladık. Sadece biz kadınlar değil, tüm toplum bu egemen aklın esiri oldu. Kadınla başlatılan başaşağıya gidiş öyle bir hal aldı ki ne savaşlardan, ne şiddetten, ne açlıktan kurtulabildik. Hele kadının geldiği aşama, içerisinde bulunduğumuz sistemin pervasızlığını gözler önüne seriyor. Kadına süs eşyası gibi bakan, kadın bedeni üzerinde paraya para demeyen devletler, mafyalar, güvenlik güçleri vb… Fakat bu devran böyle dönmüyor. Dönmediği için de her gün hayatlar katlediliyor, yaşama tecavüz ediliyor, kesiliyor, yakılıyor, denize atılıyor. Yaşamı katledenler hiç utanmadan serbestçe dolaşıyorlar. Bu erkek gerçeğiyle yaşanılır mı? Sevgiyi değil, sadece sevişmeyi düşünen bir varlıkla yaşanılır mı? Dolayısıyla biz kadınlar hayatımızı yeniden inşa etmeliyiz. Egemen erkek aklını değiştirip dönüştürmeliyiz. Yoksa kimse bize yaşamı kuramaz. Eğer bizsek -ki öyledir- yaşamın öznesi, o zaman kolları sıvayalım. Verili olan; bizim ölümümüz ya da sunumumuz üzerine kuruludur. Her şeyden önce bu halden öfke duymalıyız. Öfkemizi meydanlara akıtmalı, sel olup taşmalı, elele tutuşmaya, birbirimizle olmaya, birbirimizi sevmeye, birbirimize kenetlenmeye, örgütlenmeye dönmeli. Yoksa erkek gerçeği bizi silindir gibi ezer geçer. Kadın ve erkek ilişkileri eşitlik ve özgürlük ölçüleri ekseninde yeniden  inşa edilmezse, yaşam yine cehennem seyrinde akmaya devam eder.

Bedenimizi güzelleştiren bir ruhumuz var

Kadın, tarihin hiçbir döneminde bu denli metalaştırılmamıştır. Bedeni bu kadar sunulan bir varlık, metaların kraliçesi olmak dışında bir şey olamaz. Reklamlarda, dizilerde gözünü açıp baktığın her yerde, sunulan bir et parçasıyla karşılaşıyoruz. Kadın sadece, dudak, bacak, göğüs, boy, pos, endam mıdır? Kadın bedeninin her bir parçasının böylesine pervasızca pazarlanması, toplumsal dokuda korkunç tahribatlara, çatlaklara yol açıyor. Toplumun ahlakı vicdanı olan kadın, toplumu ahlaksızlaştıran, yozlaştıran bir varlığa dönüşüyor. Yaşam cinsellik üzerine kurulur mu? Hayır. Cinsellik sadece soy sürdürümüdür. Cinsel enerjinin terbiye edilerek, bilinç ve iradeye dönüştürülüp, toplumun kuruluşunda harcanmasıyla insan insanlaşır. Aslında Tanrıçalaşma denen olgu budur. İnsanın dünyevi bütün ihtiyaçlardan kendini arındırıp, nefs terbiyesini gerçekleştirmesidir. Güdüler köleleştiricidir. Güdülerin esaretinden kurtulan insan, en bilge, en yüce insandır. Fakat günümüzde sistem toplumu sadece güdülere mahkum ederek sürüleştirmektedir. Cinsellikle toplumun ahlaki dokusunu yırtmakta, açlıkla obezleştirerek bir tüketim manyağı haline getirmektedir. Güdüleri şahlandıran nesne de kadındır. Kadın o yüzden bu sistem için vazgeçilmezdir. Yoksa dönemez ki, bu sistem…

Kadın sadece erkeğin cinselliğini tatmin eden, cinsel iştahını kabartan bir nesneye dönüştürülmüştür. Cinselliğin, kadın kullanılarak bu kadar hortlatılması ve yaşamın sadece bu güdüye indirgenmesi, yaşamı yaşanılmaz kılıyor, bitiriyor. Bu korkunçluğu düşününce insanın aklı duruyor. Erkeğin kadını yaşanılacak değil de sadece ve sadece yatılacak bir varlık olarak görmesi, yaşamın bittiği an’a tekabül ediyor. Evet! Bedenimizi güzelleştiren bir ruhumuz var. Erkek egemenliği ruhumuzu zekamızı çekmiş, bizi posaya dönüştürmüş. Oysa biz anlamız, biz özüz, biz yaşamın ta kendisiyiz. O ruh ki, tanrıçaların bilgeliğini, sezgiselliğini taşıyor. O ruh ve bilgelik köleleştirilmeden önce özgürce, doğal kanunlarla yaşamı çekip çeviriyordu. O zaman kadın kendisiydi, üretkendi, gölge değildi, esastı. Evet bu bir ütopya değil. Tarihin başı böyleydi. Baş erkek egemenliği tarafından saptırıldığı için şimdi sapkın olanı yaşıyoruz. Fakat bu sapkınlığa karşı doğru, güzel ve iyi olanı yaşayanlar da var.

Onlar da başta ürkektiler, güvensizdiler

Kürt kadınları tarihlerine yaraşır bir şekilde erkek egemenliğine meydan okuyorlar. O toprak ki, insanlığın doğuşuna beşiklik etti. O toprağın kadınları nasıl ki başlangıçtaki gibi emekleriyle kutsala ermişlerse, şimdi de erkek lanetine karşı amansızsa mücadele ediyorlar. Onlar da başta ürkektiler, güvensizdiler, iradesizdiler, kendileri olmaktan uzaktılar. Onlardan öncekiler özgürlük için savaşmalarına rağmen yine de erkeğin yedeği olmayı aşamadılar. Öz irade ve kimliklerine göre kendilerine ait bir sistemi oluşturamadılar. En önde savaştılar, bedel ödediler, işkencelerden geçtiler, fakat direnişleri hep erkeğin hanesine yazıldı. Yine o cinsiyetçi kültürün değirmenine su taşıdılar. Çünkü farklılıklarını, belirgin kılan düşünce yapılarını, kişilik profillerini, mücadele argümanlarını ve özgün örgütlemelerini sağlayamadılar. Kadın emeği zaten hep örtük, hep görünmeyen, hep erkeğin üzerinde yağ bağladığı bir gerçeklik. Cinsiyetçi egemen erkek kültü o kadar derin ve dominanttır ki, en demokrat görüneninde bile en ala bir şekilde yaşanır. Sen çok bilsen de, o yine senin üzerinde bilgiçlik taslar, sen her şeyini kendin yapsan da o ucundan tutar, kendine mal eder. Sen savaşsan, mücadele etsen, korkusuz davransan da o yine seni korur gibi yapmaya çalışır, bir şekilde kendi kendine yetemeyeceğini sana hissettirir. En ‘kendimi aşmışım’ diyen böyledir. Erkeğin en zavallısı kadın karşısında aslan kesilir, horozlanır. Bu erkeğin fıtratında vardır. Bu tahakkümcü fıtrat adeta gensel bir davranışlar yığınına dönüşmüştür. Kadın bu zeytinyağı karakteri karşında o sularda kulaç atmadıkça, anı anına mücadele etmedikçe hiçbir şey değişmeyecektir.

2Biz dağlı kadınlar bu düzeye ulaşmak için aklı hayali durduracak ne badireler atlattık, ne sınavlardan geçtik. Eğer bugün Kürt kadınları dünya kadın mücadelesi için emsalse, bu verilen mücadele ve emek sayesindedir. Hiç kimse bu parmakla gösterilen, takdire şayan mücadeleye öyle kolay ulaşıldığını sanmasın. Korkularımızın üzerine giderek, irademizi bilemeseydik, birbirimizle ortaklaşmasaydık, hissetmeseydik, ataerkil kültürün imgeleriyle dolu kafamızdaki barikatları kırmasaydık, özdüşünce ve özörgütlülüğümüze ulaşmasaydık, şimdi dünya hayranlıkla bizi izler miydi? Direnişin taşları ördü dünyalaşan mücadelemizi… Açılan kapılar şaha kalkan yüce ruhumuz ARİN’lerimiz sayesindedir.

Dağları da aştık, suları da geçtik, silah da kullandık

Bizler sadece düşman karşısında savaşmadık, hem bizi geriye çeken, bizi yiyen içimizdeki kölelikle, hem de erkeğin iktidarcı, buyurgan, egemen kültürüyle savaştık. Kendimiz bile yapacaklarımıza inanamıyor, erkeğin ördüğü duvarlardan korkuyorduk. Doğayla, kendimizle, erkek egemenliğiyle savaştık. Savaştıkça iradeleştik, güzelleştik, sevildik. Kadın olmak; güçsüz, zayıf olmak dağlarda yapamıyor olmaktı. Bedenimiz zayıf kalmamızın gerekçesiydi. ‘Dağları aşamazsın, suları geçemezsin, yük taşıyamazsın, silah kullanamazsın, kazma kürek kullanıp kendine yer yapamazsın, tek başına yaşayamazsın’ diyordu erkek ilahlar… Dağları da aştık, suları da geçtik, silah da kullandık, özcesi yaşamımızın sürekliliği için ne varsa her şeyi kendimiz yaptık. Yaptıkça kendimize güvenimiz gelişti, aynaya bakar olduk. Hem gerilla olduk, hem gerilla komutanı, hem eğitmen olduk, hem öğrenci, hem türkü söyledik, hem türkü yazdık, hem ektik, hem biçtik. Herşeyimizi kendi alınterimizle yaptıkça, kendimizi değiştirdiğimiz kadar erkeği de değiştirdik. ‘Yapabilecekler mi!‘den ‘gelin birlikte yapalım’a geçtik. Acabaların yerine keşke öyle yaklaşmasaydıklar aldı.

Beritanlaşarak komutanlaştık, Berivanlarla serhıldanlaştık, Zilanlaşarak partileştik, Arinlerle dünyalaştık.

Bu kaynağı bize GÜNEŞİMİZ bahşetti

YPJ işte bu büyük miras üzerinden tanınır hale geldi, büyüdü. Kadın ordulaşmasının, partileşmesinin, toplumsal örgütlenmesinin birikimi YPJ’yi oluşturdu. Kadının özgün örgütlülüğü olmasaydı, kadının yürüttüğü mücadele bu kadar görünür olmazdı. Bütün dünyaya dehşet saçan, DAİŞ canavarına karşı savaşan, korkuyu korkutan YPJ’li kadınların gerçeği bir hayal değil, herkesin tanıklık ettiği bir gerçeklik… Zaten DAİŞ canavarları en çok uzun örüklülerden korkarlarmış. Kadın tarafından öldürülmek cehenneme gitmenin de gerekçesi oluyor ya… YPJ’li kadınların varlığı cennetin gerçekleşeceğinin kanıtı. Evet! Demek ki kadınlar birlik olsa, kendine güvense en vahşi olan bile yerle bir edilir. Erkek faşizmi yere çalınır. Bu özgürlükçü kadınca duruş, mücadele, örgütlülük ve ideolojik donanımla gerçekleşmiştir. Tanrıçalarımız, Şehitlerimiz, özgürlükçü felsefe ve yaşam kültürümüz en büyük kaynağımız. Bu kaynağı bize GÜNEŞİMİZ bahşetti. Önce içindeki erkekliği öldürdü. Geleneksel erkek ve kadına karşı muazzam bir mücadele yürüttü. Köle-egemen ikilemine karşı amansız bir savaş başlattı. Köle kadına özgürlük bilinci verdi. Erkeğin o kaba, boş, egemen hallerini çözümledi, anlamsızlaştırdı. Maskeler düştükçe, kirlerden arındıkça, özgürlüğün kokusu yayıldı. İşte bu muazzam ideolojik ve örgütsel alt yapı sayesinde, şimdi kadın DAİŞ faşizmi karşısında dimdik durarak, cesaretlice savaşıyor. Sorun sadece bu vahşet karşısında savaşmak değildir. O vahşetle savaşırken sergilediğin irade, oluşan ruh, edindiğin bilinç  kadın için büyük kazanımlara dönüşüyor.

Kadın kadın olduğu için acıları ortaktır

Kadın özgürlük mücadelesinin kazanımları, bütün kadınlarındır. Ya gelin dağlara özgürlüğümüzü birlikte kuralım ya da bu kazanımların sizlerin de olduğunu bilerek sırtınızı dayayıp ilerleyelim. Kadının ırkı, rengi, etnik kökeni yoktur. Kadın kadın olduğu için acıları ortaktır, gözyaşları birdir. Kürt kadınlarının mirası kadınların ortak mirasıdır. Bütün kadınlar kızkardeş olduklarına göre neden bu emsalsiz deneyimden tüm kadınlar faydalanmasın. Neden erkek zulmüne karşı birleşmeyelim, örgütleşmeyelim. Enerjimizi birleştiremezsek, ne kadın şiddetini, ne kadın ticaretini, ne kadının ucuz işgücü olarak kullanımını, ne çocuk gelinleri, ne namus cinayetlerini, ne eğitimsiz kadınları, ne de yaşamın dışına çıkarılan kadın sorunlarını çözemeyiz. Kadın  varolan sistem içinde sadece bir eklentidir. Ekonomide, siyasette, sanatta, bilimde, felsefede, kadın sadece nesnedir. Erkek egemen sistemi güçlendirmek içindir. Yaşamın kendisi değildir. Erkek egemen sistemin sürdürücüsüdür. Yani erkek içindir. Kendisinin değildir. Bu ölümcül denklemi alaşağı edecek olan bizim ortak birliğimiz ve mücadelemizdir.

Hazineler kaybedilen yerde aranır. Tanrıçalar Ortadoğu’da köleleştirildi. Şimdi tanrıçaların izinde yürüyenler, mücadele edenler var. Dünya hayranlıkla onları izliyor. Özgürleşmek isteyen kadınlar! Bu yürüyüşü birlikte sele dönüştürelim. Erkeğin bütün kirleri dökülsün, maskeleri düşsün. Kadın yüzlü demokratik-ekolojik-kadın özgürlükçü bir sistem ve toplum yeşersin. Bizi parçalayan erkeğin zihniyetlerimize bulaştırdığı zehirdir. Bu zehri onlar bize içirdiler. Kusarsak temizlenir, özümüze kavuşuruz. Hiç kimse bizi kurtaramaz. Bizi kendi gücümüz kurtarır. Bu 8 Mart‘ı Özgecanların, Ezidi kadınlarımızın, Boko Haram’ın kaçırdığı kızların intikamını almaya adayalım. Mücadeleyle kazanılacak yaşamı kurmak bizim elimizde… Kendimize güvenelim. İnanın! kadının gücü herşeye kadirdir. DAİŞ’i bile dize getirmişsek daha neler yapmayız ki… Ne bayram ne yas sonuna kadar isyan!