Dersimde’3 “S”: Sabiha-Sıdıka-Soykırım. Soykırım

- Zîlan SARA
12 görüntüleme
Soykırım, kavram olarak yakın süreçlerde ortaya çıkmış olsa da taşıdığı anlam itibariyle mazisi çok eskilere dayanır. İyi bir tarih okuması yapanlar, dünyanın pek çok coğrafyasında, farklı zaman dilimlerinde böylesi yok etme suçlarıyla karşılaşacaklardır.

Amerika kıtasında yerlilere yapılanlar, Ermeni ve Yahudilerin karşı karşıya kaldığı katliamlar en öne çıkanlar olarak biliniyor, konuşuluyor. Bir de çeşitli sebeplerle sümen altı edilenler, konuşması istenilmeyen benzeri suçlar var. Dünya adil bir siyasal sisteme sahip değil. O nedenle yakın süreçte soykırım uygulamaları suç kapsamına alınmış ve belli müeyyidelere bağlanmış olsa da, belirleyici geçer akçe hala konjonktürel çıkarlara uymayınca en açık suçların bile üzeri örtülüyor. Hakim dünya sisteminin en başat güçlerinin önemli bir bölümü, geçmişleri itibariyle soykırım ya da ona denk düşebilecek suçlarla muzdarip oldukları için, meseleye asla hukuk, adalet, ahlaki tutarlılık penceresinden bakmazlar, bakamazlar. Muktedirin ölüsüne de ayrıcalıklı yaklaşır misali, dünya sisteminde başat güç olup da böylesi uygulamalara maruz kalanlar için daha çok yas tutulur.

İşgal, sömürge, soykırım

Soykırım denince yeryüzünde “biricik” olarak en önce Yahudi soykırımının akla geliyor olması, Yahudilerin siyasal ve ekonomik güçleriyle ilgilidir. Korkunç bir soykırıma tabi tutuldukları kesindir, anılarına yas tutulması gayet doğal olduğu gibi, tüm insanlık da bu acıya ortaklık edebilmelidir. 2. Dünya Savaşı sürecinde katledilen Yahudi sayısı 6 milyon olarak telafuz edilir. Bu süreci konu edinen sayısız sinema filmi belgesel çekilmiş, romanlar yazılmıştır. Peki kendi öz vatanında katledilen, adı Amerika olarak belirlenen kıtanın yerlilerinin sayısı kaçtır acaba? İşgalcilerin bu kıtaya ayak basmalarını takip eden 100 yıl içinde, yerlilerin sayısının 60 milyondan 6 milyona düştüğünü hatırlatmak çok şey anlatmalıdır. Günümüzde ne kadar kaldıkları bile tartışmalıdır. Bu soykırımı konu eden kaç film çekilmiş, kaç kitap yazılmıştır diye sormak gerekiyor. Bırakalım bu suçu ifşa eden filmleri, Kızılderilileri de gösteren western filmlerinin neredeyse tamamında kovboylar iyi adam olurken, vahşi ve barbar olan yerlilerdir! Bu iki örneği, birçok soykırım mağduru halkın durumuna uyarlayarak, dünya siyasal sistemindeki çarkın nasıl döndüğünü anlayabiliriz. Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Ruandalılar, Aborjinler ve henüz acısı çok taze olan Şengal’deki Ezidîler! Uluslararası sistem soykırımı suç olarak tanımlıyor mu? Yanıtı, evet! Bu konuda yine Yahudilerin etkin çabalarını görüyoruz. 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından bu konunun gündeme taşırıldığına tanık oluyoruz. Soykırım kavramının da tarihe mal olmasını sağlayan Yahudi bir hukukçudur.

BM’nin soykırım suçu tanımı

Polonya asıllı Yahudi olan Rafael Lemkin, hem Ermeni hem de Yahudi katliamları üzerinde çalışan bir isim. Yaşanan katliamların bir ulusu, bir soyu ortadan kaldırma eylemi olduğu sonucuna ulaşan Lemkin, bu fiili ganos (soy, kavim) ve eidos (öldüren) kelimelerinin birleşmesinden oluşan genosidos (jenosid ) kavramı ile tanımlar. Lemkin’in jenosit tanımına sadece fiziki imha uygulamaları girmez, bir ulusun, bir grubun herhangi bir biçimde ortadan kaldırılmasını, etkisizleştirilmesini sağlayan tüm politikaları da soykırım olarak değerlendirilir. Kültürel Soykırım (jenosit) tanımlamasının uluslararası düzeyde kabulünden önce, bu uygulamayla özdeş katliamlara, tarihte her büyük felaket olarak yaşadıklarını tariflerken, Dersimlilerin tertele (vurma, imha etme, soyunu ortadan kaldırma) tanımını kullandıklarına şahit oluyoruz. BM’nin 12 Ocak 1951’deki kararı ile suç kabul edilen soykırım şu şekilde tanımlanmıştır. Ulusal, etnik veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla aşağıdaki fiillerden herhangi birinin gerçekleştirilmesi soykırım suçunu oluşturur.

• Gruba mensup olanların öldürülmesi

• Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi

• Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarının kasten değiştirilmesi

• Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler alınması

• Gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi.

Sabiha ve Sıdıka ile özdeşleşen uygulamaları akıldan çıkarmadan meselenin kökenine bakmak gerekiyor.

Amed Zindanında darbe sonrası yaşatılan vahşet biliniyor. Kuşkusuz bu süreçte yapılan uygulamaların geleneksel Kürt Soykırımı politikasıyla yakından ilgisi bulunuyor.

Parlamentoda özerklik yasası

Bütünlüklü tarih okumalarımızda görüyoruz ki yeni kıta’nın işgali ve yerlilerin katli de, Yahudilerin, Ermenilerin, Kürtlerin ve diğer halkların maruz kaldığı yıkıcı uygulamaların tamamı da ekonomik ve siyasi tahakküm amaçlıdır. Dil, din, kültür vs. ise bu tahakküm için araç olarak kullanılırken kirletilen değerler oluyor. Türkdeş kılarak, homojenleştirerek tüm direniş öğelerini ortadan kaldırıp iktidarlarını sonsuz kılmayı amaçlamaları çoğunun ortak özelliği oluyor. O nedenle tarihin farklı zamanlarında, birbirinden uzak coğrafyalarda yaşamış olsalar da yaptıklarıyla birbirlerini fazlasıyla andırıyorlar. Türk devlet uygulamalarının bu zihniyetle benzerlikleri kadar, özgünlükleri de bulunuyor. En temel özgünlüğü ise yok sayması oluyor. 1937 ve 1939’da sahaya inen Sabiha ve Sıdıka zihniyetlerine, hazırlıklarına, uygulamalarına bir devlet politikası olarak çok önceden rastlıyoruz. M.Kemal 1919’da Samsun’a çıktı ama kurtuluş savaşının çok kritik toplantılarını Erzurum ve Sivas’ta yaptı. Daha önceden Kürdistan’da görev yapmış olmasından kaynaklı olarak birçok aşiret liderini tanıyordu. Kürtlerin de desteğine ihtiyacı vardı. Bu amaçla ortak din İslamiyet vurgusu yaptığı biliniyor. İlk meclis çok kültürlü bir karaktere sahiptir. Bu meclise Kürdistan mebusu sıfatıyla katılanların ulusal elbiseleriyle oturuma gelmelerini teklif eden M. Kemal olmasına rağmen, bunlardan bazıları bu gerekçeyle sonradan idam edileceklerdi. 1921 Anayasası, görece dönemin ve ittifakların dilini, ruhunu yansıtır niteliktedir. Kürtlük, Kürdistan kavramları yasaklı olmadığı gibi en üst düzeyde konuşma ve yazışmaların konusu edilmektedir. Özerklik tartışılan bir konudur. Bunların tümü ne kadar taktik ve konjonktüreldir, ne kadar samimidir, bu husus tartışılmaya açıktır kuşkusuz. Ama dönem realitesi budur. Parlamentoda bir özerklik yasasının kabul edildiği bile söylenir. Lozan’a giden heyet kendisini Türklerin ve Kürtlerin ortak temsili olarak tanımlar. Kapsayıcı “Türkiye halkı” tarifi yerine Kürtlükle, 1921 anayasası da bu gerilemeye uygun olarak yerini 1924 anayasasına bırakır.

Şark Islahat Planı

Kürtlerin bu durumu kabullenmeyeceği buna karşı arayışlara gireceği bilindiğinden tüm tertibat alınmaya başlanır. Karar verilmiştir, Türkiye sınırları olarak tanımlanan coğrafya içerisinde bir Türk ulus devleti yaratılacak, buna itiraz edenler mutlak şekilde ezilecektir! Kürt ulusal duyarlılığı bilinen kişiler ve yapılar sıkı takibe alınır. Birçoğu daha harekete geçmeden tevkif edilir ve etkisizleştirilir, bazıları idam edilir. Şêx Sait öncülüğünde gelişecek olan harekete erken doğum yaptırıp, komployla tasfiyeye uğratırlar. Devlet, Türkleştirme kararını Şêx Sait isyanıyla birlikte vermemiştir, bu kararı daha önce aldığı için Şêx Sait’in öncülük etmek durumunda kaldığı isyan arayışı gelişmiştir. Sadece 1938’e kadarki isyan ve direnişler sürecinde devletin ön hazırlığını yaptığı ve sonrasında da direnişçilerin üzerine yıkmaya çalıştığı komplocu anlayışla karşılaşmıyoruz. Günümüze kadar bu zihniyetin aynı şekilde devam ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla günceli anlayabilmek için tarihi iyi bilmek gerektiğini hatırlamak lazım. Şêx Sait isyan ve direnişinin kanla bastırılmasının ardından Şark İslahat Planı devreye konur. Bu plan Kürdistan’ı Türkleştirme, Kürtlükten arındırma planıdır. 24 Eylül 1925’te bakanlar kurulu kararı ile hazırlanan planın şu maddesi bile başlı başına ne yapılmak istendiğini ortaya koymaya yeter: “Malatya, Eleziz, Diyarbekir, Van, Bitlis, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Besni, Ahlat, Palu, Ovacık, Çarsancak, Akçadağ, Hısnımansur, Çemişgezek, Hekimhan, Birecik, Çermik, il ve kaza merkezlerinde, çarşı ve pazarda, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda Türkçe’den başka dil kullananlar ‘hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekle’ suçlanacak ve cezalandırılacaktır.”

Devam edecek.