Kendi yaşam çizgisini çizenler*

- Müjgan HALİS
329 görüntüleme

CIZRE DIRENISSavaş bir erkek eylemidir. Kadınlar ise tarihin en başından beri ya savaşın bekleyenidir ya da mağduru. Eşini bekler, kardeşini bekler, oğlunu bekler. Beklerken türküler söyler, ağıtlar yakar. Mağduriyeti ise tarihin bütün demlerinde aynıdır: Tecavüz, şiddet ve yoksulluk.

Ama bir an gelir ve kadın eline silahı alır. Bu anlar savaşın bir cinsiyet eylemi olmaktan çıktığı, varlık-yokluk anlarıdır.

Biz Türkiye ve Türkçe’nin rahle-i tedrisatına bulanmış ve üstüne sosyalizm düşüyle tanışmış kadınlar için o varlık-yokluk anlarının ilk sembollerinden biri, Tanya’dır. Nam-ı diğer Zoya Anatolyevna Kosmodemyanskaya.

Nazım’ın dizelerinden tanıdığımız genç kadın partizan: “Partizan 18 yaşında / Partizan öldürüleceğini biliyor / Ölmek ve öldürülmek / Hıncının kızıllığında belli belirsizdi bu fark / Ve ölümden korkmayacak / Ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti.”

Tanya’dan sonra da ülkelerindeki halk düşmanlığına karşı silaha sarılan kadınlar oldu. Kimi hayatını Pinochet diktatörlüğünü yenmek için feda etti, kimi Güney Afrika’da beyazlarla eşit olmak için, kimi İsrail zulmüne dur demek için. Kiminin adlarını bildik, ama çoğu adsız kahramanlar olarak tarihe geçti.

Türkiye sosyalizm mücadelesi de Tanya gibi, Leyla Halid gibi çok kadın devrimci tanıdı.

Ama 1984’ten sonra akın akın yönlerini dağlara çeviren kadınlar, hem Türkiye’nin hem Kürdistan’ın kadın mücadelesinde pek çok ilke isim oldular. Şimdi burada uzun uzadıya, Kürt  kadınlarının önce kendilerine, sonra topraklarına, sonra bütün hemcinslerine umut olan pratiklerinden söz etmenin anlamı yok. Bilen biliyor.

Çünkü bu yazının konusu, dünya devrim tarihine Belfastlı devrimcilerin yazdığı “sokak savaşları”nın çok daha yaratıcısını Kürdistan kentlerinde hayata geçiren kadınlar. Ellerinde silahlarıyla şehirlerini savunanlar, savaşanların yanında saf tutup evlerini terk etmeyenler, yüzlerce gün süren çatışmalardan sonra çocuğunun rızkından kesip ellerinde ne varsa yıkılan şehirlere gönderenler.

Hayatı kadınlara teslim eden Cizre

MANSETCizre’deyiz. Botan’ın yüz akı, faşizmin işgaline uğradığı zamanlarda bile her çarşamba günü şehrin kadınlarının Bırca Belek kenarında buluştuğu ve erkeklerin sokağı, hayatı kadınlara teslim ettiği Cizre’de.

Barış İçin Kadın Girişimi’nden yazar Ayşegül Devecioğlu Cizre’yi bir ‘simgeler dünyası’ olarak tarif etmişti. Bayraklar, yaşamını yitiren gerillaların çerçeveli fotoğrafları, duvarlardaki yazılar ona bu tespiti yaptırmıştı belli ki. Halbuki ne diyordu Jose Ortega Gasset: “Geçmiş aşmanın yolu, onunla bağlantıyı yitirmemektir. Tam tersine onun ayaklarımızın altında olduğunu iyice duymalıyız.”

90’ların serhıldanlar şehri Cizre, takvimler 2015’i gösterdiğinde komünlerini kuran, kooperatiflerini oluşturan, halkın meclisleştiği ve özyönetim direnişlerinin yüreğinin attığı yerdi. YPS-JIN’i yaratan emek şöyle anlatıyordu var oluşlarını: “Bu birlik olma, kendini var etme ve kendi özsavunmasını yapma gücüdür. Bir barikat, bir hendek için sadece bir taş bırakmak yetmiyor artık. Artık kadınların her sokak, mahalle, barikat ve hendeklerde örgütlü olarak kendilerini ve halkı savunabileceği örgütlü bir güç var. Bugün bir taş koyarsın, bir barikat yaparsın, bir anneyi korursun, bir çocuğu korursun ama yarın YPS-JIN’a katılım yaparak aslında devrimsel bir çıkış yapmış olursun.”

Unutmamak için, hiç unutmamak için yazmak lazım YPS ve YPS JIN’ı yaratan iradeyi. Çünkü bellek, bir halkın en büyük hazinesidir. Belleğimiz, zaferin de yakınlaştırıcısı olacak.

Cizre’nin devrimcileri…

Kürt Halk Önderi’nin talebiyle durdurulan hendeklerin, siyasi soykırım operasyonlarının hız kesmemesi nedeniyle yeniden başladığı günler… Genç kadın ve erkekler hendeklerin, barikatların emekçileri. Her saldırı hendekleri çoğaltıyor, barikatları yükseltiyor. Dokuz gün süren ilk sokağa çıkma yasağının ardından Cizre’de neredeyse her ev direniş noktası.

Devletin fuhuş, uyuşturucu, ajanlık saldırılarını boşa çıkaran gençlerin ellerinde büyüyor barikatlar.

Sonra… Sonra o günler geldi. Türk devletinin bütün savaş gücünü ve teknolojik imkanları yedeğine alıp, Cizre’yi düşürmeye çalıştığı günler.

Kentte ilan edilmemiş bir gıda ambargosu var. Devletin her türden birimi meşruiyetini yitirmiş. Oluşturulan sokak komünleri stokladıkları temel gıda ihtiyaçlarını sürekli olarak halka dağıtıyor. Hastalananlar hastaneye gitmiyor çünkü sağlık komünleri yaralananlara ve hastalananlara ilk müdahale yapıyor. Kentte neredeyse her şey ortak. srnk130915-cizre-geceyi-bolen-zilgitlar4

Tankların önce kentin etrafını sardığı, ardından sokak başlarından kente girmeye çalıştığı günlerde tarihin kamerası bir enstantaneyi kaydetti:  Ellerindeki battaniyeleri tank paletlerinin önüne atan gençleri. Birçoğu sadece bunu yaparken kurşunlandı. Ama becerdiler de tankları durdurmayı.

Devrim yaratımdır, o yüzden devrimci yaratıcıdır. Kendisine devrimci diyen biri değişime-yeniliğe direniyorsa, onun devrim tanımında bir sorun vardır. Devrimci, değerleri muhafaza etmekle yetinmez, üzerine bir şey koyar, onu geliştirir. Cizre’nin devrimcileri devrimci yaratıcılığın kitabına her gün yeni bir sayfa eklediler.

Ardından faşist gücün top saldırıları geldi. Topların karşısındaki genç kadınların ve genç erkeklerin ellerinde bu kez molotof kokteylleri vardı. Tam o anlarda tarihin deklanşörüne bu kez bambaşka, altın değerinde bir başka kare rastladı: Top şarapnellerinden, mermilerden korunmak için kitaplardan yapılan kurşun geçirmez yelek. Devrimler tarihine bilimin haklılığıyla geçmenin, belki de en estetik anıydı o anlar. Top mermilerine bellerine sardıkları kitapla direnenen devrimciler.

Sadece bu kadar mı? Değil elbette. İstanbul’da kanlı 1 Mayıslar’dan tanıdığımız yöntemleri de unutmadılar. Zırhlı araçların camlarına boyalar attılar, evler arasında tüneller kazdılar, daha neler neler. Günlerce aç-susuz kaldılar ama son mevzi olarak gördükleri bodrumlardan çıkmadılar ve yan yana, can cana gittiler.

Cizre’yi anlamak

Biz mi? Biz sadece bakakaldık arkalarından. Bize bıraktıkları sadece büyük bir utançtı.

Ama her utanç, aynı zamanda bir derstir. Utanmışlıktan öğrenmişlik çıkmazsa, utanç tekrarlanır çünkü. Ve bir utanmazlar toplumunun bireyi olmak o kadar da zor bir şey değildir.

Bu bakDUVAR YAZISI-DIRENIS-SIRNAKımdan Raul Zibechi’nin Otonom Yayınları tarafından yayınlanan”İktidarı Dağıtmak” adlı kitabı Cizre’yi anlamak için önemli bir kaynak. Bolivya’daki Aymara yerlilerinin El Alto’daki özyönetim mücadelesini anlatan eser, öncelikle özlemini çektiğimiz dünya için devleti tamamen tüketmekten bahseder. Ve buradaki bahis, Abdullah Öcalan’ın “ulus devlete karşı demokratik ulus” teziyle paralellik içeren bir vurgudur.

Zibechi Aymara yerlilerinin mücadelesini ‘yapılabilecek en devrimci şey’ olarak niteler. Bu anlamda başta Cizre olmak üzere Kürt kentlerindeki özyönetim direnişleri de onun tabiriyle ‘kendi topraklarında yeni toplumsal ilişkiler kurmak için mücadele etmek’tir. Ve devleti dağıtma veya görünür hale gelmesini sağlayan devlet dışı güçlerin bunu yapabileceğini belirtir. Cizre’nin ‘devlet dışı devrimci gücü’ YPS’i oluşturan kadın ve erkeklerdir.

Dedik ya, silah tutan kadınlar kadar, o silaha güç-kuvvet veren kadınlar da vardı Cizre’de. Onları anmamak tarihe ihanet olur. En başta Asya Yüksel. Anneliğini kadınlığına, kadınlığını anneliğine, ikisini de doğduğu toprağa katan Asya Yüksel. Bazen barikatların arkasında yiğit, bazen tandırın kenarında anne, bazen bir yaralının pansumanında sağlıkçı, bazen de umutsuzluğa kapılanlara umut kapısı.

Onun gibi niceleri var. Direnişle geçen günlerde kapısını halkının çocuklarına açan, yedikleri her lokma için ter döken kadınlar. Onlardan biri olan Sebahat Ağdur’un tandırın başında bir gazeteciye söylediklerini hatırlamamak ne mümkün: “Ne yapıyorlarsa yapsınlar, biz onların tank ve toplarından korkmuyoruz. Ekmeğimizi tandırda yapıyoruz, devletin elektriğine muhtaç değiliz. Babalarımız, dedelerimiz nasıl direnmişse bizde o şekilde direneceğiz. Biz Kürdüz Kürt olarak doğduk. Kanımızın son damlasına dek direneceğiz.”

‘Birbirimizden başka kimsemiz yok’

3 Mart 2016’da üçüncü bodrumdaki direnişçilerin katledilmesiyle sonuçlanan Cizre Direnişi’nin bir de batı ayağı var elbette. İstanbul’daki, İzmir’deki, Ankara’daki, Antalya’daki, Adana’daki ve onlarca ildeki kadınların Cizre ile yatıp Cizre kalktığı zamanlar bunlar. Başta Rojava Derneği olmak üzere HDP’li, DBP’li, politik-apolitik bütün kadınların Cizre’yi yeniden kurmak için sokak sokak dolaştığı zamanlar. Her şehirde Cizre için, Sur için, Nusaybin için, Gever için depoların tutulduğu, TIR’ların haftanın her günü yüklenip Kürdistan’a yolculandığı zamanlar. Evlere boş kolilerin verilip, dolu teslim alındığı o değerli emeği kim inkar edebilir ki?

Çoraptan elbiseye, buzdolabından çamaşır makinesine, çatal-kaşıktan tencereye, sobadan battaniyeye her detayın düşünüldüğü kampanyanın, epeyce bir süre hem sivil toplumun hem siyasetin en önemli gündemi olduğunu söylemek gerek.

Sözün özü Cizre Direnişi belki maddi yıkımları da beraberinde getirdi, evler yıkıldı, sokaklar bombalandı, insanlar katledildi ama geriye “Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok” diyen bir halk bıraktı. Hem de sadece Cizre’de, Kürdistan’da değil, batıya tespih taneleri gibi dağılmış her Kürt hanesinde de.

Türk devletinden ise geriye Cizre’nin en işlek caddelerinden Nusaybin Caddesi’nde “TC Cizre Hatırası” yazılı bir duvar, JÖH-PÖH’lerin işgal ettikleri evde kullandığı uyuşturucular-prezevartifler-porno CD’ler, evlerin dört bir tarafına asılmış kadın iç çamaşırları, kurşunlanmış oyalı yazmalar, fistanların üzerine iliştirilmiş ‘sütyen-fiyat 5 TL’ yazılı kağıtlar, kafası kesilmiş kafes kuşları, tavana asılmış tavuklar kaldı.

“Hiçbir şey kitle kültüründeki yozlaşma kadar çabuk bulaşmaz” demişti filozof Jose Ortega Gasset. Türk sömürgeciliği bu öngörüyü kanıtlamakla meşguldü.

Ama Cizrelilerin öncülük ettiği Kürdistan halkı Gasset’in zikrettiği gibi ‘kendilerini fındık kabuğu gibi kader dalgalarına bırakanlar’dan değildi. Onlar ‘kendi yaşam çizgisini çizenler’di.

(*) Jose Ortega Gasset