Lübnan halk direnişinin anlattıkları

- Büşra ALİ
101 görüntüleme

Lübnan’ın siyasi bir varlık olarak tarihçesi, on altıncı yüzyılın sonunda kurulan Lübnan Dağı Emirliği’ne dayanıyor. 1877 Rus-Osmanlı savaşındaki Osmanlı yenilgisi, Lübnan Dağı’nda bağımsızlık umudunu yeniden canlandırdı ve I. Dünya Savaşı’nın trajedileri nihayetinde Lübnan Dağı için bağımsızlık taleplerine yeni bir anlam verdi. Lübnan,  bugünkü tanınan sınırlarıyla, bağımsızlığını Eylül 1943’te kazandı. 1943’teki Lübnan anayasası, 1926’nın orijinal anayasasından radikal olarak hiçbir şey değiştirmedi. Aynı şey bağımsızlık ardından ilan edilen “milli sözleşme” için de söylenebilir. Zira her ikisi de dini hiyerarşilere, siyasi ve istihdam kotalarına dayanmaktadır.

Beyrut, altmışlar ve yetmişli yılların başlarında Arap kültürünün başkentine dönüştü. Siyasetçiler, sürgünler, militanlar ve savaşçılar dahi, yüzlerce aydın ve çeşitli renk ve çizgilerin entelektüelleriyle, sistemlerin haksızlıklarından kaçanlar için “Doğu’nun Paris’i”ne dönüştü.

1970’lerde ise, ülkede ekonomik, sosyal ve tarımsal kriz katmerleşti. Yaşam pahalılığına, mezhepsel farklılıkların kökleşmesine ve yoksulluğun yaygınlaşmasına neden oldu. Sonuç olarak; on beş yıllık iç savaşa (1975-1989) neden olan bölünmeler ve kaymalar ortaya çıktı.

Birçok kantona dağıtıldı

Beyrut’un o yıllardaki merkezi ekonomik, siyasi ve idari konumu, çeşitli mezheplerin kontrol ettiği birçok kantona dağıtıldı. Dolayısıyla devlet marjinalleşti, bölünmeler ve mezhepsel temizlik kampanyaları yayıldı, kaçakçılık, yağma ve korsanlık hüküm sürdü. Tarım, sanayi ve ticaret kurumlarının gelirlerine ve serbest mesleklere vergi dayatma fenomeni belirginlik göstermeye başladı.

Taif Anlaşması, iç savaşı resmen sona erdirdiği için, Ekim 1989’da tüm bu sorunlar donduruldu. Uygulamada ise, Taif Anlaşması, bileşenler arasındaki güç dengesinde önemli düzelmeler yaptıktan sonra mezhepsel sistemin yeniden üretilmesine yol açtı. Böylelikle parlamento ve bakanlık kabineleri eşit biçimde dağıtıldı; ilk kategorideki işler, yani bakanlıklardaki genel müdürler hariç, idari işlerde, yargı ve orduda mezhepsel temsil oranları kaldırıldı.

Lübnan, Orta Doğu’daki birçok ülkeye açılan bir kapı ve Batı ile tüm Orta Doğu arasında bir köprüdür. Ayrıca Lübnan, bir yandan Doğu’nun su deposudur ve Arap-İsrail çatışması dönemlerinde bir tampon bölge rolünü oynadı. Üçüncü olarak da Lübnan, bölge ülkeleri ve bölge ile ilgili ülkeler açısından stratejik bir jeopolitik konuma sahiptir ve bu da onu çeşitli ilgili devletlerin ekonomik, siyasi ve askeri istekleri için önemli bir kutuplaşma ve çatışma noktası haline getirmiştir. Bu, Lübnan’ın birçok bölgesel tarafların müdahalesiyle yaşadığı savaşların seyrinin belirlenmesinde belirleyici bir rol oynadı.

Resmi tanınan 18 mezhep var

Lübnan, iç savaş ve İsrail saldırıları nedeniyle nüfus yapısında bir çalkalanma ve yurtdışına (özellikle de) yoğun genç ve aydın kesimlerin göç akışını yaşadı.

Lübnan’da resmi olarak tanınan 18 mezhep var. Bunların en önemlileri: Maronitler, Şiiler, Dürziler, Ermeniler, Süryaniler ve Keldaniler’dir. 1932 nüfus sayımına göre Lübnan’daki Hıristiyanlar’ın toplam yüzdesi %51,2, Müslümanlar’ın ise %48,8 idi. 2007 nüfus sayımına göre ise, toplam Hıristiyan yüzdesi %41.07, Müslümanlar’ın ise %58.92’ye yükseldi. Somut istatistiki veriler olmamakla birlikte son yıllarda yapılan kimi araştırmalara göre ise nüfus, Sünni Müslümanlar ve Şiiler lehine artış gösterirken, Hıristiyanlar’ın yüzdesinde önemli bir düşüş yaşandı.

Çoğu araştırmacının görüşlerine göre bu, Lübnan’ın demografik yelpazesi için bir tehdit oluşturmakta. Lübnan’daki mezhepler, işlerini yönetmek ve yaşamın her alanında birey ile devlet arasında arabulucu rolünü oynamak için, dini bir konsey tarafından yönetilen bir iç düzenlemeye sahip olduğundan, politik, sosyal, eğitimsel ve ekonomik bir kurum olarak yerleşmiştir.

Nasıl ki Lübnan’daki mezhepçilik iç bölünmeye sebep oluşturuyorsa, aynı zamanda birçok dış gücün müdahalesi için de uygun bir gerekçe. Lübnan’daki mezheplerin çoğunun yabancı ülkelerle siyasi bağlantıları var. Hıristiyanlar’ın Fransa ile, Dürziler’in Britanya, Sünniler’in Körfez ülkeleri ve Şiiler’in ise İran ile yakından bağları var.

Demografik bu çeşitlilik, iç bütünlük ve birlik aşamalarında refah ve gelişmeye yol açmasına rağmen, bileşenlerin çatışması nedeniyle de, anlaşmazlık aşamalarında bir sefalet ve parçalanma kaynağına dönüşmüştür. Mezhep çoğulculuğu Lübnan’da, 1958ve 1975 iç savaşları ile, 17 Ekim 2019’dan bu yana başlayan halk direnişleri gibi ülkeyi etkileyen birçok savaş ve krizde bir bölünme ve çatışma nedeni olarak rol oynadı.

Mezhep siyaseti sütunlarının yıkılması

Devrim veya ayaklanma, adı ne olursa olsun bu gösteriler, özellikle benzin, tütün ve WhatsApp çağrılarına daha fazla vergi koymayı amaçlayan hükümet planlarına ve vatandaşların nefesini kesen ekonomik kriz, mezhep siyaseti ve yolsuzluğa karşı protesto gösterileri olarak başladı.

Ardından protestolar temel her üç hükümet kurumlarının düşüşünü ve maliye politikasında, bankacılık yönetiminde, siyasi feodal sembollerde ve mezhep kotalarında radikal reformların hemen yapılmasını talep etmek için genişledi.

Alternatif talepler olarak da, bir sivil devletin inşasını, yolsuz politikacıların hesap verebilir olmasını, yağmalanan paraların iadesini, ulusal bir teknokratik kurtarma hükümetinin kurulmasını ve modern orantılı bir seçim yasasının esas alınmasını içeriyordu. Ancak, uluslararası ve bölgesel güçler bu gösterilere müdahale etmek ve saptırmak için seferber oldular. Tüm bunlara rağmen son halk direnişinin doğurduğu başarılara dikkat çekilmelidir. Belki de en önemlisi, mezhep siyasetinin sütunlarının yıkılması, yozlaşmış devlet adamlarının prestijini kırmak ve kendilerini kutsallık ve tabuların havasıyla güçlendiren bazı kişiliklerin ve partilerin kırmızı çizgilerini aşmaktı.

Başka bir deyişle, Lübnan halkının başta gençleri olmak üzere, tüm bileşenleri ve kesimleriyle, saflarının birliğini vurguladı ve ona uygulanan politikalardan (daha doğrusu apolitikalardan) etkilenmediğinin altını çizdi. Böylece tüm yöneticileri, temsilcileri ve parti hesaplarını karıştırdı, artık bir daha aldatılamayacağını vurguladı.

Kadın odaklı arayışlar

Lübnanlı kadınların bu direnişteki öncü rolünün belirginliğinden ve etkili varlığından bahsetmemek haksızlık olur. Lübnan’ın kadın çalışmaları, özellikle de hukuki ve sosyal alanlardaki varlığı artık herkesin bildiği bir gerçektir. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarında ve son halk direnişine kendi renk ve kimliğini yansıtmadaki rolleri gözardı edilemez. Yine halkın taleplerini belirlemede, alternatifi oluşturmada ve toplumsal adalet konusunda kadınların büyük ölçüde rolü oldu.

Devlet, tüm kurum ve organlarıyla egemen erkek zihniyetine dayandığı için, iktidar ve paraya bağlı yetkililerin politika ve yaklaşımları baskın oldu. Bu, işleri ve sorunları daha da karmaşıklaştırdı, kapıları ardına kadar bölgesel ve uluslararası müdahalelere açık bıraktı. Ayaklanmanın tersinden bölgeye ve uluslararası alana etkileri de oldu.

Başbakan Saad Hariri’nin 26 Kasım’da istifası etmesine ve yeni hükümetin kurulmasına rağmen, tüm bunlar sorunları kökten çözmek için yeterli olmadı, halkı tatmin etmedi. Yeni kurulan hükümet de kendisinden önceki hükümetler gibi vatandaşların temel yaşam gereksinimlerini karşılamayan bir pozisyonda durmakta.

Bu son direnişin halkın lehine ülkede rejim değişikliğine mi vesile olacağını, ya da tersine otoriter mezhepçi bir yapıyla mı sonuçlanacağını zaman ve elbette ki halkın mücadele kararlılığı belirleyecek.