Özgür yaşam kapısını aralayanlar

- Şükran SİNCAR
330 görüntüleme

Tarihi direniş, faşizmin karanlık yüzüne rağmen, kadınlara ve halklara özgür bir yaşamı muştulamak için, Mezopotamya topraklarına özgürlük tohumlarını ekiyor. Bu direnişte insanlar, bedenlerini hücrelerine kadar dirhem dirhem eriterek soluksuz kalan vicdanlara nefes üfleyerek harekete geçirmeye çalışıyor. O vicdan ki bin yıllardır ruhu kararanlar tarafından büyük bir ustalıkla bireyi toplumdan, toplumu bireyden, kadını yaşamdan kopararak, gündelik boş ‘yaşam’ listesi peşinden koşturulmakta. Bu koşuşturmaca öyle bir hal alır ki, an’ın özgürleştirici yanını anlamsızlaştırarak, mekanik, duyguda kültleşme radesine varır. Bireyi, vicdan körelmesi ile sonuçlanan bu ‘tehlikeli’ koşuşturmaya iten çağın soğuk ruhlu ‘efendileri’ menfaatleri için savaş ve işgal politikalarında ısrar etmekte. Bu politikalar gelinen aşamada, sadece kadın, doğa, yaşam ve toplumları değil, kişiye nefes aldırtan her kareyi tahakküm altına almış vaziyette. 

Her isyan egemenleri korkutmakta

Tam da bu gerçeklikten dolayı, her isyan, her itiraz, her başkaldırı bu çarkın sahiplerini korkutmakta. Bu korku onların çirkin vicdanlarını daha da karartmakta, saldırılarını daha da arttırmakta. Ancak tarihten bugüne unuttukları veya bilip de kabul etmek istemedikleri bir gerçek var ki, teknik üstünlük ve silah gücüne dayalı hiçbir saldırının kadın ve halkların iradesine yeğ gelemeyeceğidir. 

Bu kötü çark sahiplerinin her dönemde yürüttükleri işgal ve savaş politikalarının hedefinde kadınlar, halklar ve onların kazanımları olmuştur. 1. Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’yu parçalayıp yeni sınırlar belirleyen ve kendi arasında bölüşen İngiltere ve Fransa hükümetlerinin hedefinde de yine bölge halklarının öz kazanımları vardı. 

İngiliz yazar ve diplomat Mark Sykes ile Fransız diplomat François Georges-Picot tarafından hazırlanan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu haritası yeniden çizilerek, bölge halkları aleyhine bir kısır döngü devinim sürecinin de startı verilmiş oldu. İngiltere ve Fransa’ya Rusya ve Amerika gibi dünya ‘devleri’nin de eklenmesiyle bu kez Kürtler’in kaderini tersyüz edecek Lozan Antlaşması ile, yüzyıllara varacak kör bir düğümün de ilmeği atılmış oldu. Tüm bu sürecin hedefinde, sınırlarla donatılmış, iradesi ipotek altına alınmış, öz güçten düşürülmüş sömürge halklar gerçeğini yaratmak vardı. 

Tecrit oksijensiz bırakılmaktır

Akabindeki 2. Dünya Savaşı’nın hedefinde de 1. Dünya Savaşı’nda yeniden çizilen Ortadoğu ve Kürdistan haritasının çizgilerini daha da belirginleştirmek, sömürge halklar statüsünü resmileştirmekti. Türkiye ise bu süreçten günümüze Osmanlı’dan kalma yayılma hayallerine koşullandırılarak, farklı hegemon güçler tarafından bölgenin jandarması/piyonu olarak kullanılmıştır. Bu kullanılma metotlarının başında ise yüzyılı aşan suni Türk-Kürt çatışması gelmekte. 

Halkları birbirine kırdırtan maskeli tanrıların bu tehlikeli politikaları bu süreçte de devrede. Başlıca hedefte ise yine Kürtler ve Önderleri var. Çünkü Rêber Öcalan’ın özgür yaşam felsefesi onların tüm hesaplarını altüst etti. Gladyo güçlerinin birleşerek 15 Şubat Komplosu’nu gerçekleştirmesi bundandır. Rêber Öcalan 15 Şubat 1999’dan bu yana yine bu Gladyo’cu güçler tarafından belirlenen özel bir Cezaevi Sistemi’nde, ağır izolasyon koşulları altında rehin tutulmakta. Bu komplo ile sadece Kürtler’in Önderi değil, Kürtlerin kendisi, kimlikleri, dilleri de rehin alınarak yeni bir kaos ve iç savaşın startı verildi. Kürtler’in aylardır bedenlerini açlığa, direnişe yatırıp itiraz etmeleri de budur. 

Çünkü tecrit Kürt Önderini, halkını, kadınları nefessiz, oksijensiz bırakmak, kölece yaşama adım adım alıştırma, zifiri karanlığa mahkum etme amaçlıdır. Bu kör mahkumiyeti kabul etmeyen Kürtler, yeni bir direniş ve varolma sürecinin meşalesini yaktı. Bu özgürleşme ateşinin fitili yine kadınlar tarafından çakıldı. Rêber Öcalan’ın öğretisi ile bilinçlenen, ayağa kalkan kadınlar Leyla Güven öncülüğünde, faşizme diz çöktürecek bir direniş sürecine öncülük etmekte. 

Meşaleleşen Leyla’nın kıvılcımı Hewlêr’de Nasır Yağız’a, Cezaevlerinde binler’e, Strasburg’da 14’ler’e, Galler’de İmam Şiş’e, Toronto’da Yusuf İba’ya, Mexmur’da Fadile Tok’a dönüştü. Almanya, Hollanda, Avusturya, İsviçre’ye dağıldı. Kıvılcımlar dağıldıkça çoğaldı, çoğaldıkça gür bir ateşe dönüştü. Ve bu ateş harlanarak yanmaya, yandıkça halklaşmaya devam ediyor.  Bu direniş hamlesi, Kürt kördüğümünü çözmemekte ısrar edenlere, Kürtler’e kölece bir yaşamı dayatanlara ve Önderlerini 20 yıldır işkence koşullarında tutan egemenlere bir müdahaledir. 

Özgür yaşamda ısrarın iradi beyanı

CPT, AK, AP, AB gibi kurum ve oluşumlar bu müdahalenin asıl muhattapları arasındadır. İnsanların saniye saniye bedenlerini erittikleri bu direniş, bu kurumlardan yardım dilenmek değildir. Onlara uygulamak zorunda oldukları yükümlülükleri hatırlatmaktır. Onları hakikate, hak’a, insan onurunu, yaşamını korumaya çağırmaktır. Bu Açlık Grevleri Kürtler’in yıllardır haykırdığı “Öcalan’sız bir dünyayı kabul etmemek”tir. Bir güç gösterisi hiç değildir bu eylemler. Özgür yaşamda ısrarın iradi beyanıdır. Kürtler’in kendileriyle iç hesaplaşmasıdır. Yıllardır Önderleri üzerinde uygulanan tecritin kırılamayışının özeleştirisi, iç muhasebesinin ifadesidir. Önderlerini zamanında ve doğru anlayamamanın, uygulayamamanın özeleştirisidir. Yaşanan anlam ve eksen kaymasının düzeltilerek Önderlik ile doğru buluşmanın, bu buluşma doğrultusunda özgür yaşamı inşa etmenin girişimidir. Bu Açlık Grevleri böylesi çoğul anlamlara, içeriğe sahiptir. 

Bu görkemli direnişe kalkış, herkese sınırlarını bilme uyarısı olmuş, birçok tehlikeli oyunun da önünü almıştır. Fakat tecriti kaldırmamış, Rêber Öcalan’ın ağır işkence koşullarında düzeltmeyi sağlatmamıştır henüz. 

Kürtler özgür yaşamın alfabesini öğretecek

Rêber Öcalan’ın özgür çalışır ve yaşar koşullara ulaşması için daha topyekün bir ayağa kalkışa ihtiyaç olduğu açık. Leyla Güven öncülüğünde başlatılan direniş hamlesi AKP-MHP faşizminde önemli bir gedik açmıştır. Bugünden itibaren verilecek mücadele bu gediğin genişletilmesi ve faşizmin ortadan kaldırılması hedefli olmalı. Faşizm elbette ki Ankara rejimi ile sınırlı değil. Hak ihlallinin olduğu, adalet duygusunun yitirildiği, insani değerlerin politik çıkarlara kurban edildiği her yer faşizm kokar. 

14 Kürdistan’lının dünya siyasetinin merkezi olan Strasburg’da 17 Aralık’tan bu yana başlattıkları Açlık Grevi’ne kayıtsız kalan Fransız Hükümeti bu gerçeklikten muaf tutulabilir mi? İşkenceyi Önleme Komitesi olan ama üç maymunu oynayan CPT muaf tutulabilir mi? Her koşulda Erdoğan hükümetini destekleyen AB ülkeleri muaf kalabilir mi? 

Kürtler, bu Açlık Grevleri direnişi ile, başta Ankara rejimi olmak üzere, faşizmin kırıntılarının bulunduğu her yerde demokrasi mücadelesini yayarak, özgür yaşamın alfabesini yeniden  öğretecek.