Söz kesme-Nişan takma-Kına yakma-Nikah kıyma!

- Şükran SİNCAR
455 görüntüleme

Tarihsel belleğimiz bir el, bir söylem ve ideoloji tarafından sürekli değişime uğratılmış ve zaman geçtikçe de kendi doğamızdan koparılmıştır. Bu koparılış kadın aleyhine yapılarak toplum şekillenmiştir. Üretimin, değerlerin ve emeğin kaynağı olan kadın etrafında KINA GECESIyaşam, gün geçtikçe kurutulmuştur. Bunu yaparken de kullanılan argümanlara farklı anlamlar yüklenerek yapılmıştır. Bir taraftan kadın ‘kutsal aile’nin vazgeçilmezi kılınırken, diğer taraftan aslında en kolay vazgeçilen ve sömürülendir. Toplumsal cinsiyet rolleri hem kadında, hem erkekte, hem de yaşamda ve zihniyette öyle kodlar yaratmıştır ki, sanki bu kodlamaların değişimi mümkün değilmiş, yaşam akışının bir parçasıymış ve bir kadermiş gibi algılanır. Mevcut aile kurumunda erkek ve kız çocuklarına bu kodlamaların esiri olmanın dışında bir şans tanınmaz. Erkek çocuk doğar doğmaz ailenin bir ferdi olur, eğitimi, evliliği, geleceği bir bütünlük içinde düşünülür. Kız çocuğu ise belki aynı düşüncelerle ele alınır fakat bütünlüğe bir soru işareti, ünlem ve nokta konulur. Çünkü aileler, kız çocuğunun yaşamını bir noktadan sonra düşünmez, planlamaz ve söz hakkını kendisinde görmez. Kız çocuklarının gelecek görüntüsü ve düşü fludur. Peki neden? Niye erkek çocuklarının hayat planlaması net iken, kız çocuklarının sislidir, belirsizdir? Çünkü kız çocuklarının söz ve yaşam hakkını ileride başka bir erkek ve aile devralacaktır. Kız çocukları küçüklükten itibaren işte bu ‘devretme’ törenine hazırlanır. Bu süreci kızın annesi olağan karşılamakta ve hatta dört gözle beklemektedir. Çünkü ‘kutsal ailenin’ anneye biçtiği rol ‘iyi anne’ olma rolüdür. O anne, kızını kazasız-belasız büyütmesi gerekendir, terbiyeli yetiştirmesi gerekendir. Anneye verilen görev budur. Çünkü o anne de benzer evrelerden geçmiş ve bir kodlamanın ürünü olarak görevini ifa edecektir. ‘Kutsal aile’de annenin başka davranma şansı yoktur. Bu süreçte elbette babaya da görev verilmektedir. Çünkü kız çocukları evde bir emanettir. Bu emanet evden çıkıp bir başka erkeğin himayesine girinceye kadar genç kadına dair söz hakkı en fazla babanındır. Namusunu koruması, laf getirmemesi gerekendir. Onun rolü de böyle belirlenmiştir. Genç kadın, babasının evinde olduğu müddetçe korunmalıdır, kollanmalıdır. Babası ya da abisi onun başındadır. Genç kadın işte bu erkeklerden bir diğer erkeğe ‘teslim’ edilinceye kadar böylesi bir sürecin parçası haline getirilir. “Hanımefendi, oturaklı, yüksek sesle gülmeyen, süslenmiş, nazik” davranışlar toplamı, bütün şiddetiyle genç kadına dayatılır.

Erkek çocuğun yetiştirilmesi

Erkek çocuğuna ise; küçüklükten itibaren ‘güçlü olma, sert olma, adam olma, namus bekçisi olma’ rolleri biçilir. Ne yaparsa yapsın, devlet ve toplumun geri zihniyeti onun yaşam garantörüdür. Erkek çocuğu, erkeklik sürecine hazırlanırken onun da asla fikri alınmaz. Doğrudan rol biçilir, bekçilik görevi verilir. Erkek çocuğuna erkekliğin o ağır yükünü almak isteyip istemediği sorulmaz. Sormak şurada dursun, düşünme ve sorgulama yetisi bile elinden alınmıştır. Erkek çocuğunun büyüme evresinde ister inceltilmiş isterse de kaba yöntemlerle kılıçlar kuşatılır. Eline de bir erkeklik ve öldürücü sevgi kalkanı verilir. “Senin uğruna ölürüm, sensiz yaşayamam” sözleri ile başlayan birliktelik, toplumsal ve sanal örgüler ve içi boşaltılmış kof erkeklikle “seni öldürürüm”e dönüşür. Sözsel şiddet yerini psikolojik, ekonomik, toplumsal ve fiziksel şiddete bırakır. Bu şiddet sarmalında kadın; duyguda, düşüncede ve ruhta yaralanmalar, kırılmalar yaşayarak umutsuzca çırpınmaya mahkum edilir. Eğer çok direnir ve karşı çıkarsa, bu sefer de ailenin ve toplumun geri geleneksel öğretilerinin kurbanı edilir. Erkeğe “sen ne biçim erkeksin, sen nasıl müsaade edersin, bir kadını idare mi edemiyorsun” denilerek şiddete ve hatta öldürmeye teşvik edilir. Sonrasında da zayıflıkları ve sevgisizlikleri bir kahraman edasıyla takdim edilir:

“namusumu temizledim”

“tahrik oldum”

“açık giyinmişti”

“cinnet geçirdim.”

Bütün ulus devletlerin yasaları kadınlar şiddete, tacize, tecavüze uğradıktan ve öldürüldükten sonra devreye girmek üzerinden düzenlenmiştir. Yasaları da, hukukları da erkekliği kayırmanın peşindedir. Zaten sonrası ödüllendirmedir, iyi hal indirimidir, ağır tahriktir!

Egemenliğin el değiştirmesi

hand drawn doodles of handcuff with sex signBirbirine zıt ve bir o kadar çarpık şekillenmede, evlilik süreci hem kadın hem de erkek için önemli bir dönüm noktası olmaktadır. Artık genel sorumlular ve toplumsal öğretilerin uygulanacağı çalışma sahası olabildiğince daralmış ve katılaşmıştır. Ailenin- ki hala günümüzde en temel ölçü olmaktadır- uygun bulduğu eş adayı seçilir. Ve kadın için geri sayım başlar. Ritüeller kadın aleyhine uygulanmaya başlanır. Önce söz KESİLİR, nişan TAKILIR, kına YAKILIR ve son olarak da nikah KIYILIR. Kesilen, yakılan ve kıyılan kadının iradesi, kimliği, rengi ve toplumsal bağlarıdır. Kadın anne ve babasının tahakkümünden çıkmış ve ‘koca’ tahakkümüne girmiştir. Söz hakkı, yaşam hakkı bir bütünen yeni sahibine devredilmiştir. Hele ki evliliğin başlangıç dönemi ‘başlık parası, berdel, beşik kertmesi’ gibi erkek sözleşmelerine dayanıyorsa, tam krizli bir hal yaşanır. Bu evrede genç kadının başına her şey gelebilir! Şiddete uğrayabilir, kaçırılabilir, tecavüze uğrayabilir, pazarlık konusu yapılabilir! Kadın için kabus günleridir bunlar.

Artık nikah, evliliğin son halkasıdır. İster gönülü olsun, ister zorla olsun nikah kıyıldığı andan itibaren kadın için katiyen yürütmek ve yaşamak zorunda kaldığı mekanizma devreye girmiştir. Kadının bu mekanizmayı durdurma şansı yoktur. Erkek ile birlikteliğine son vermek istese bile, erkeğin rızasından çok ailesini ve toplumu razı etmelidir. Bu öyle kolay bir aşama değildir. Çünkü aksi bir durum kadının ‘adının çıkması’ için yeterlidir. Çeşitli yakıştırmalar ve söylemler böyle başlar. Boşanmak isteyen kadın, klasik kadın anlayışları ve feodal erkek yaklaşımları başta olmak üzere tüm toplum ile kıran kırana bir savaşım yürütmek zorunda kalır.

Kadının aileye hapsedilmesi

İnsanlık tarihinin başlangıcına baktığımızda, doğayla daha bütünlüklü, ilişkilerde daha eşit, düşmanlığın, ötekileştirmenin, hilenin daha az olduğu bir gerçeği görebiliyoruz. Arkeolojik çalışmalar, söylenceler ve mitolojiler bizlere bu gerçeği anlatmaktadır. Ancak Sümerlerden itibaren erkek egemenlikli sistem geliştikçe, kadının üretkenliği küçümsenmiş, emeği görülmez olmuş ve iradesi kırılmaya başlanmıştır. Kadınların toplumsal statüsü erkek egemenliği altına bu süreçte konulmuştur. Kadına soy sürdürme aracı olarak bakılmış, güdü merkezli bir yaklaşım açığa çıkmaya başlamıştır.

Dinler tarihinde ise kadınların toplum ve aile içerisindeki statüsü daha da sistemli hale getirilerek, yaşam alanı tamamen daraltılmıştır. Kadınların iradesini tamamen kırmak için belli ayet ve fetvalar uydurulmuştur. Bu yeni kırılma süreci böyle başlamıştır. Kadın artık erkeğin soy sürdürücüsü ve evinin kadınıdır! Kimliği yoktur kadının, örtüktür, siliktir. Herhangi bir olay cereyan ettiğinde, kadının şahitliği kabul edilmez. Bir erkeğin şahitliği tek başına yetiyorken, aynı olaya iki kadının şahit olma zorunluluğu getirilmiştir. Çünkü iki kadının şahitliği ancak bir erkeğin şahitliğine tekabül etmektedir! Felsefe okullarında kadınların başarı düzeyine bakılmaksızın sadece ‘bekar’ oldukları sürece felsefe yapmalarına izin verilir. Başarılı felsefe öğrencilerini bu alandan uzaklaştırmak ve eve hapsetmek için birçok yöntem denenir.

Yine Ortaçağ Karanlığı diye tabir edilen dönemde bilim, felsefe, edebiyat vb birçok alanda başarılı olan kadınlar insanlık dışı yöntemlerle giyotine gönderilerek katledilmişlerdir.

‘Zayıf halka’: Kadın

IRAQ-KURDS-IS-CONFLICT-THEATRE-PLAY‘Karanlık’ Orta Çağ süreci diye tanımlanan süreç, kadınların yoğun üretimde olduğu bir karakter taşıyordu. Toplumsal statüyü kabul etmeyen ve bilim, felsefe, sağlık alanlarında parlayan kadınların giyotine gönderildiği bu süreç, erkek egemenlikli ideolojinin AYDINLIK-KARANLIK tanımlarını da yeniden gözden geçirmeyi gerektirir. Her çağ kadın aleyhine çarpıtılmış, erkeklerin kahramanlaştığı bir tarih algısı yaratılmıştır. Kapitalist modernite ise kadın aleyhine örülmüş sistemi daha da inceltmiş ve sistemleştirmiştir. Bunu yaparken de sahte özgürlükler ve içi boşaltılmış söylemlerle kadının bedeninde, duygu dünyasında sömürüyü katmerleştirmiştir. Artık kadının hem ev içerisinde hem de kamusal alanda emeği sömürülmekte, her türlü reklam aracı olarak kullanılmakta, ucuz iş gücü alarak görülmektedir. Bu noktada kadınlar her yönüyle ‘zayıf halka’ konumuna getirilmiştir. Medyada, dizilerde, evlilik ve yarışma programlarında başta kadınlar olmak üzere tüm toplum sanal bir dünyaya mahkum edilmekte ve hakaretin her türlüsü yapılmaktadır. Dinlerde iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine tekabül ederken, kapitalist sistemde iki kadının emeği bir erkeğin emeğine tekabül etmektedir. İster Sümerler’de, ister dinlerde ve isterse de kapitalist sistemde olsun, erkek egemenlikli sömürgenlerin sadece dönemi ve ismi değişmekte, zihniyet ve uygulamaları ise aynı olmaktadır.

Özgür Eş Yaşam’ın getirecekleri

Erkek egemen zihniyetin yarattığı algı kodlamaları ve klasik kadın-egemen erkek rollerinin değişimi için öncelikle aileden başlamak ve  cinsler arası eşitsizliği reddetmek gerekmektedir. Bu itiraz, verili sistemin değişmesini de beraberinde getirecektir. Elbette bu değişim kısa vadede ve çok kolay olmayacaktır, fakat hem erkeğin hem de kadının değişimi kendisinden başlatması toplumsallık kazanırsa, iktidar ve sömürü alanları da değişime zorlanacaktır. Hiç kimse mevcut kodlamaları bir kader gibi algılamamalıdır. Hiç kimse “böyle gelmiş, böyle gider” ya da “bunlar yaşamamız gereken şeyler” şeklinde klişe söylemlere sığınmamalıdır. Bu söylediklerimizden ‘ailenin feshedilmesi’ gibi bir bir sonuç çıkarılmamalıdır, amaç mevcut aile anlayışını, yaklaşımını, ilişkilerini ve zihniyetini değiştirmek, demokratik aile kültürünü geliştirmektir. Önderliğimizin alternatif bir yaşam olarak sunduğu Demokratik Modernite’nin 9 boyutundan biri de Özgür Eş Yaşam’dır. Bu perspektif; insanın doğayla, bireyin toplumla ilişkisini yeniden ele almayı, cinsler arası ilişkileri yeniden düzenlemeyi esas almaktadır. Bu perspektif, mevcut aile sistemine bir alternatiftir. Birbiri uğruna ölmeyi değil, birbirini yaşatmayı, ilişkileri yüceltmeyi ve özgürleştirmeyi amaçlamaktadır. Her iki cinsin birbirinin iradesini tanıdığı, birbirini büyüttüğü onurlu bir yaşamı hedeflemektedir. Bir cinsin bir diğer cinsi sömürdüğü, ezdiği, yok saydığı yerde nasıl onur aranabilir ki? İşte bu nedenle Özgür Eş Yaşam erdemli yaşamın esasını oluşturmaktadır. Güdü merkezli değil, güzellik ve sevgi merkezlidir. Bu yaşamda zorunluluk yoktur, birbirini tüketme yoktur, zorlama yoktur, tercih vardır, irade vardır.

Kapitalizmin aileden başlayarak kadın aleyhine geliştirdiği tüm eşitsizliklerin yürütücüsü olan mecraları kurutmak ve aynı çorak mecralarda Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü paradigmayı yeşertmek ahlaki ve politik toplumu geliştirecek ve özgür yaşam-özgür toplum yolunda başarıyı kaçınılmaz kılacaktır.