Teklikten ikiliğe ikilikten çoğulluğa

- Zerya GÜL
127 görüntüleme

Gazetemizin bir önceki sayısında, Hêja Zerya’nın 21. yüzyıl feminizminin, kendini tanımlama arayışına dikkat çeken yazısı, konunun önemi bakımından sürdürülmesi gereken tartışmaları içeriyor. Ciddi bir ihtiyaç olduğunu düşünerek, ben de feminist arayışlara dönük tartışmayı bir süre devam ettirmek istiyorum.

Feministler tarafından hem eleştirilen hem de fikirlerinden yararlanılan Hannah Arendt, “Gerçek özgürleşme için kadınların farklılıkları içinde özgürleşmeleri gerekir, başka bir şeye (erkekliğe) asimile olarak değil. Çünkü kadın ve erkeğin aynı, yani insan olması ancak birbirlerinden farklı olmalarıyla, yani benzersizliklerini korumalarıyla mümkündür” der. Bu anlamda feminist hareketin eşit haklar arayışının erkeğe benzeşme tehlikesi taşıyan bir politika olduğunu düşünür.

“Her bireyin feminizmi” karmaşası

Liberal feminizmin kamusal alanda erkekle eşit hakları savunma ve feminist mücadeleyi bu alanla sınırlı tutma politikalarının bu yönlü sonuçları vardır. Erkeğin egemenlik yüklenen konumunu sorgulamadan, eşitlenme benzeşmeyi getirdiği gibi, kadın olmaktan kaynaklı özgün politikaların geliştirilmesini de sınırlandırır. Marxist feministlerin sınıf eksenli yaklaşımı, özgün ve toplumsal gelişimde temel özne konumunda olan kadın gerçeğini aydınlatmaya yetmez. Kadın merkezli feminist akımlarda ise, kültürel feministlerin “kültürel devrim” gibi uzun zaman isteyen değişim perspektifleri, radikal ve sosyalist feministlerin özel alandaki ev içi emek düzenlemelerinin, eşitliği getireceği ya da kadının konumunu güçlendireceği genel yaklaşımı geçerlidir.

Ataerkil sistem içinde kendine yer açmak yerine, tamamen kadın merkezli yaşam, ilişki ve politikaları, erkeği dışta bırakmayı savunan politik yaklaşımlar ise, toplumsallaşma açısından marjinal kalır. Post-modern feminizmde, kimlik vurgulu “özcü”lüğü aşarak, kadınların yerel, ayrı yanlarına yoğunlaşan farklılık savunucuları, kimlik olarak kadın yerine, çoklu cinsiyeti (cinsiyetsizliği) politikanın merkezine koyan queer teoriyi esas alanlar öne çıkar. Kadın olmaktan kaynaklı ortak tarih, mücadele ve ortak gelecek hedefini yanlış bulan, giderek feminizmi “her bireyin feminizmi”ne doğru yönelten bir zihniyet karmaşası, politikasızlaştırma durumu yaşanır.

Ortak politik mücadele alanları

Kadın açısından eşitlenecek erkek, güç ve iktidar alanı açma yerine; farklılıkların özgünlüklerini koruma temelinde geliştirilen birliğin özgürleşme seçeneğini güçlendireceği gerçeğine odaklanmak, devlet, iktidarcı sistem-karşıtlığını gerekli kılar. Kadın sorunlarıyla sınırlı politika yapmanın, kadınların çoğul kimlikleri ve görüşlerine cevap veremeyeceğini düşünen Hannah Arendt, “özgül çıkarlar” yerine, “ortak dünyaya karşı duyduğu sorumluluktan yola çıkmayı” savunur.

Feminist teori ve hareketin “kadın”la sınırlı politikalarına dönem dönem feminist olan ve olmayan kadın çevrelerinden eleştiriler gelişmiştir. Tabii, ortak dünyaya karşı duyulan sorumluluk, özgün sorunları atlamayı gerektirmez, iç içe ele almak, daha bütünlüklü bakmaya, doğru politika ve çözüm üretmeye katkı sunar. Arend, “Özcü kimlik politikalarının… feminist, salt biyolojik ya da kültürel-mistik ‘kadın’ tanımlarının… kadın olmanın karmaşık politik ihtiyaçlarına cevap verebilmekten uzak olduğunu…. salt kadınlık ve erkeklik kategorilerinden çok daha fazla sayıda çoğul kimliklere sahip olunduğunu” gözetmesi gerektiğini belirtir.

Ataerkil sistemin kadını dıştalayan, ötekileştiren politikalarını değiştirme, genel feminist politik eğilim olmakla birlikte, kapitalizme, ırkçılığa, milliyetçiliği, küresel sermaye ve sömürgeciliğe, savaşa karşı olma da politik mücadele alanlarıdır. Ancak dönemsel mücadele alanları olarak öne çıkar, çoğul kimliklere cevap veren nitelikte, süreklilikte olduğunu söylemek zordur.

“Kendi olma” hakkını savunmak

Aynılık/farklılık, eşitlik/farklılık karşıtlığı üzerinden gelişen ikili post-modernist feminist teori, politik çıkarların formülasyonunu ve mücadele biçimini etkilemiş, ayrıştırıcı bir rol oynamış ve bu süreç devam etmektedir. “Aynılık” ya da “farklılık” eksenli geliştirilen feminist mücadelenin birbirini dıştalamak yerine, tamamlaması gereği ortaya çıkmaktadır. Çoğul kimlikleri sahiplenme konusunda, ezilen halkların kurtuluş mücadelelerinin, küresel sermayenin toplumsal, ekonomik, doğal yıkım ve bunların merkezinde yer alan kadın kırım politikalarına karşı da sesin yükseltilmesi önem taşımaktadır. Bunu sadece bu saldırılara maruz kalan halkların ve kadınların sorunu olarak görmeyen, küresel feminist politikanın geliştirilmesi bir ihtiyaç olarak kendini çoktan dayatmıştır.

Erkek egemen sistemin cinsiyetçi şiddeti yoğunlaştıran, halkları direngen kimliklerinden arındırmak için, her türlü şiddet yöntemini meşrulaştıran, doğayı tüketen politikalarına karşı, radikal bir siyaset ve programı içeren demokratik sosyalizm, radikal demokrasi ve özgürlük mücadelesi tek seçenek görünüyor. Bu anlamda, Chantal Mouffe’un, 1985’lerde geliştirdiği, radikal ve çoğulcu demokratik feminist politikanın, radikal ve çoğulcu demokratik politikayla politik ittifakını, yine 1990’lar sonrası Judith Butler’ın “özcü olmayan radikal demokrasi projesi” olarak alternatif “iktidar” anlayışını ve Hannah Arendt’in savunduğu çoğul kimlik olma ve siyaseti çoğullaştırmaya dair çözüm perspektiflerini tartışmayı, karşılaştırmayı sürdüreceğiz.

Feminist hareketi, kadın özgürlük hareketlerini hem toplumsal kimlikten hem de çoğul kimliklerinden koparmadan, radikal demokrasi mücadelesinde bir araya getirmek mümkündür. Bu “özcülük” anlamına gelmez, tarihsel ve toplumsal varlığıyla kendi olmanın, her koşulda bu “kendilik hali”ne saygı duymanın ve her politik öznenin “kendi olma” hakkını savunmanın yarattığı bir çoğulluğu ve demokrasinin özünü oluşturur.