Saçları başak tarlası Ezda

- Stara EZDA
47 görüntüleme
An gelir, dünyadan büyük insanlar doğrulur zamanın burçlarından. Az önce baharın tepelerinde açan leylakların inceliği gibi narin olan o insanlar, ateşten surlara dönüşürler ve çelik yaylar gererler menzile. Ezda gibi, ki güneşe benzerdi yüzü. An gelir, gerçeklerden büyük insanlar yükselir göklere ve bütün perdelerini açarlar sırların. O an ki,  yol vermez kendinden kaçan kimseye ve söz kendi anlamını tasvir eder yeniden. Tanrılar yeryüzüne inmiş ve o insanlar güneşten giyitleri ile dikilmişlerdir karşılarına ve “Ben benim” demişlerdir. Ezda gibi, ki saçları başak tarlasıydı.

Rojava savaşları böyledir. Bu, insanın insan, tanrıların tanrılar ile savaşı değil, tanrıların insana karşı savaşıydı. Ki bu, saf kötülük demekti. Hiçbir mitolojik hikayede, tragedya destanında ve savaş tarihinde böyle bir örnek yoktur. Tragedya tarihinin en acı hikayesinin Prometheus destanı olmasının nedeni nedir? Tanrının insan ile savaşı. O an’a kadar daha çok insanın insan ile savaşında taraf olan tanrı, ilk defa insana karşı savaşmıştır. Tamamen eşitsiz, tamamen erdemden yoksun, tamamen umuda geçit vermeyen bir gerçektir bu. Ancak insan da işte burada doğrulur ve gerçeklerden büyük olduğunu gösterir. Tamamen erdem, tamamen umut, tamamen güzeldir o artık. Saf kötülüğe ancak saf iyilik ve güzellik karşı koyabilirdi. Rojava savaşları, tanrıların insana karşı savaşlarıdır. Kürt savaşçılığının o kendine özgü inanılmaz cesaretinin nedeni işte bu gerçekliktir. Tanrılardan büyük olacaktı savaşçı! Bir Kürt savaşçı ABD, Rusya, TC’den daha büyük olacaktı. İnsan tanrıları kahredecekti… Savaş tarihinin gizli bir ruhu vardır; insanın kahramanlığına karşı savaşmışsanız, dünyayı fethetseniz de asla muzaffer değilsinizdir. Prometheus hala ordadır…

Ancak silahı kalbinde taşıyanlar bilir güzel savaşmayı

Serêkaniyê savaşı böyle bir an’dı. Görmeliydiniz, yatağından doğrulan o savaşçılar çağlayanını! Görmeliydiniz, ay ve güneşin elleri nasıl da tutuşturuyordu tetiği! Görmeliydiniz nasıl sarsılmaz adımlarla bu sarı ovaya koştuklarını! Ancak silahı kalbinde taşıyanlar bilirdi böyle güzel savaşmayı… Tanrım! Nasıl bir güzellikti o savaşçıların yüzünde ışıldayan sevinç. Utanmalıydın tanrım, utan! Dünyanın ağaçları yürüyordu sanki bu topraklara. Güneş yüzlü Licê’li kız Ezda’yı orda gördüm ve tanıdım. Ezda! Güzelliğin ne sıcaktı… Bu çöl, kendine “Ez da” diyen Kürt kızları ve oğullarından başka yiğitliğe yemin etmeyecek kadar vurgundu artık kahramanlığa. Dünyadan büyük, tanrıya denk insanlar o sessiz çölü ağlatıyordu, ‘Bu ova, bu sevgi dolu engin ova, bizim ovamız!’ sesleriyle.

‘Bir tek başak bile dargın kalmayacak’

Eski zaman kahramanları olmayan bu ova, uzun süre gideremeyecekti susuzluğunu kahramanların ve savaş şarkılarıyla boy verecekti başaklar. Şairin “Bir tek başak bile dargın kalmayacak” dediği sonsuz bir zaman gibi. Çiçekli kefiyelerin gölgelediği o bakışlardan başka gerçek yoktu, başka hayat bir yalan ve yanılgıdan ibaretti. Bir ulus nasıl yaşar ve nasıl ölür? Bir ulusu yaşatan ve öldüren nedir? Bu soruya cevap verebilen uluslar bir gelecek inşa edebilirdi. Biz bir şervan (savaşçı) ulusuyduk. Şervan olamayan ulusu gerçek kılamayacaktı; çünkü Kürtlük ancak şervan’ın gövdesinde varolabilen bir çağ sıkıntısı içindeydi.

Şervan…

Şervan, ulusunun gerçeğini anlayan kişidir. Önderliğin “Anladığın an oluşursun” dediği gerçek budur. Anlamak salt bilmek değil, o gerçekte oluşmaktır, o gerçek olmaktır. Kürtleri var eden şudur; bedeninin bir ulus demek olduğu bilincinde olanlar, ulusun gerçeklerini aklında ve kalbinde bina ediyordu. Savaşçı budur, o ne ise Kürtlük o kadardır. Şervan, Kürde ne olduğunu ve ne olması gerektiğini gösterir. Bakmak değil, görmek diyoruz; bakmak görüntüseldir, görmek anlamaktır. Ki görmek; mahşeri bir vicdan demektir. Şervan, ulusunun tüm eksiklerini, yanılgı ve yanlışlarını aklında ve bedeninde telafi etmek demektir. O, kendinde ulusu güzelleştirir, iyileştirir, doğrularla kuşatır, erdem ile inşa eder. Kahraman da bu değil midir zaten! Bu nedenle şervan, sadece şervan değil Kürdistan’da, tin ve ten birliğidir. Şervan, bu dünya mekanında yaşamak demektir. Ezda’yı bu gerçekler içinde gördüm ve tanıdım. Ah Ezda! Sarı saçları bu ovanın başında taç gibi duran Ezda!

Sarı saçları güneş gibi ışıl ışıl Ezda…

Bir arkadaş aramıştı; Ezda adında bir YPJ savaşçısının Serêkaniyê savaşında şehit düştüğünü, ailesinin Amed’den aradığını ve sadece törenden bir kısa video istediklerini söylemişti. Bir an istiyorlardı Ezda’ya ait ve o an, Ezda’yı son defa eve getirip yolculamak demekti onlar için. Bir uğurlama anı istiyorlardı… Arkadaşlar ile Qamişlo hastanesinin morgunun önüne gittik. İntikam yeminleri ve mermi sesleri altında 5 tabut çıkarıldı. Ve o sırada sarı saçları güneş gibi ışıl ışıl Ezda’nın resmini gördüm. Daha önce görmemiştim ama tanıdım. Yüzünde melekler uyuyordu sanki, öyle içten ve güzeldi. Bir an’da onlarca Qamişlolu ana Ezda’nın tabutunun altında saf tuttu, burada hiçbir törende görmediğim yükseklikte ağıtlar inledi ve onlarca şervan, eller üstünde göğe kaldırdı Ezda’yı. Ey gökler; söyleyin bize, alıcı turnalar gibi neden çok sevdiniz bizi! Ey gökler; söyleyin bize, neden gurbet kuşlarını en güzelimizi almak için yolladınız, ki biz böyle güzele muhtaçken…

‘Gûla Bakûr…’

Ezda Licê’liydi ve Ezda’nın annesi uzakların annesiydi. Qamişlolu analar, bir ana evladına nasıl ağlarsa öyle ağlıyordu Ezda için. Ambulansın sirenleri çaldığında Ezda’nın başucunda oturan iki ana yangından beter sözler döktüler yüreklerinden. “Gûla Bakûr, xemla Rojava, em diya tene qurban. Wê guliyên te çawa deynin vê axê. Ez nemînim Ezda, mirin tune, mirin nema şêrên welatê me re…”*  Analar, analarımız… O yüce kadınlar olmasa bu ülke öldürülecekti. Analarımız, o sonsuz yaşama her defasında ağıtlı şölen ile bizi yolculayan analarımız… Ölüme bir yaşam atfediyor ve bunun bir kısa ayrılık anlamından öte olmadığını anlatıyordular Ezda’ya. Ah o zılgıtlar, böğrümüzde çırpınan acının kanatları…

Dünya sevgi için yetersiz bir mekan

Dünya, gerçek ruhlar için kısa bir ayrılık makamıdır, sonsuzluk ise kavuşma… Gerçek ruhlar için bu dünya gurbettir ve burada sadece birbirini ararlar. Bu dünyada sadece sonsuz kavuşma için buluşuruz. Sevginin böyle bir gerçeği olmalı. İlk insanın içine doğan hakikat bu değil midir; insan ilk, sonsuzluğa özlem duymuştur. Dünya, sevgi için yetersiz bir mekan ve bazen zindandır. Bu zindana sığmayanlar; savaşçılar ve arayışçılardır. Ki dur durak bilmeden özlenene giderler. Bu yüzden yaşam bir buluşma, ölüm kısa bir anı, sevgi ise sonsuz kavuşmadır. Sevgi bu dünyaya ait değil, sonsuzluktan gelen biz ve sonsuzluğa gidecek bizim tek gerçeğimizdir. Her şey ölür, sevgi ölmez. Her şey gider, sevgi döner. Silah arkadaşlarının Ezda’nın etrafında oluşturduğu o derin dalgınlığın bende yarattığı düşünce budur. Unutamadığım anlardan biri saatlerce tabutunun dibinde, bir eli Ezda’nın baş ucuna dayanmış yoldaşının, hepimizden uzak o dalgınlığıydı. Öyle ya hangimiz öyle dalmamıştık acılar deryasına. Ancak bu acı ümitsiz değildir,  bir kavuşma sözleşmesi ve tamamlanma anıdır. O da sözleşmede tamamlanıyordu. Yoldaşlık ve şehadet sonsuzlukta bizi tamamlayan tek gerçeğin, sevginin kendisiydi. Sevgi olmasa nasıl katlanırdık acıya, sonsuzluk umudu olmasa nasıl katlanırdık özleme… O nedenle ne yaşadığınız değil, neyi nasıl yaşadığınız önemlidir. Zerafet ve incelikle bu dünyaya güzellik saçan şehidin adımları bir çiçek nehri gibidir. Erdem çiçekleri ile bezenmiş düşüncelerle her şeyi yaşamanın önemli olduğunu fısıldayan. Aşk ile yaşamı sevme ve onu aramanın yaşamak olduğunu anlatan. Sonsuzlukta kavuşmak için gerçek ruhların muhtaç olduğu sadece budur. Şairin dediği “Beni yiğitler götürür katlarına sevda ile varılan” hakikati de budur. Sonsuz sevgiye yolculadığımız Ezda, ardında bu özlem kervanını bırakıyordu ve biz yürüyorduk. Ezda eller üstünde ve önümüzde sonsuz sarı ova yükseliyordu. Bu sarı, sonsuz uzaklar ovasında Ezda, güneş gibi parlıyordu. Güneş misin sen Ezda?
Yanan kalbimizdir, başaklar değil…

 

*“Kuzey’in gülü, Rojava’nın güzelliği, kurban olduğumuz; biz senin anneleriniz. Şimdi senin perçemlerini nasıl bu toprağa vereceğiz. Ben öleyim Ezda! Ölüm yok! Ölüm kalmadı ülkemizin aslanları için…”