Bitmeyen kavga, bitmeyen özlem

- Aysel DOĞAN
185 görüntüleme

Sakine Sara, Rojbin, Ronahi…
Üç kadın başlangıçta akışı durdurulmayan bir nehir misali… Yüreklerinde özgür ülke, tanımsız dayanılmaz bir özlem ve heyecanla özgürlüğün, onurlu yaşamın dokunulmaz kıldığı bir kutsallık. Ve de zaman donmuş, mekanın anlamsızlaştığı anda. Alınlarına kazınmış ölümsüzlükte ölümün hükmü kalmamıştı.

Paris… Başkent… Fransız Devrimi’nin görkemli gölgesi… Yüzyıllık sömürü ve zulmün, intikamın kurbanı giyotine giden kadındı ve siperlerde özgürlük adına çırılçıplak bedenleriyle savaşa duran kadınlardı yine, vurulanlar. Devrim tersyüz edilmiş, önce kadınlar vurulmuştu.. Ve Paris’te özgürlük haykırışları sisler içerisinde kaybolmuştu. Bundandır, tesadüf değildir üç Kürt devrimci kadının Paris’te, gecenin bir saatinde, demokrasinin sahte tanrılarının işbirliği ile katledilişi. Tam da Paris’te katledilen, yok sayılan kadının yeniden doğuş çığlığı gibiydi. Tamamlanmış, tanımlanmış, özgürlük hakikatiydiler. Halkının, halkların yüreğine gömüldüler.

Mühürlenmiş zaman

Yeni bir başlangıçtaydılar.. Sakine Sara, kendine sığmayan arayışı ile hep yolcuydu. İz bırakarak, her bir duraktan nişangahların nişanıydı. Söze anlam, yaşama nakış. Geçmişle geleceği bir ömre sığdıran, marifetin, direniş destanının kavgasıydı. Dersim’de Dersim’i arayan, güneşin bile ısıtıp aydınlatamadığı karanlığın, sessizliğin boşluğunda bir telaş. Bir tertelenin bilinmezliğinde görünür görünmez bugün olmayan dün. Munzur da akmasa, rüzgar da esmese sanki mühürlenmiş zaman… Devlet korkunun hançeri gibi. Hiçbir şey olmamış gibi. Şimdi unutma zamanı çünkü fermanı. Dilsizlik, bilmezlik.. Ölümle yaşam geceyle gündüz gibi bitişik. Şehre devletten başka yeni gelenler yokken, olanlar sanki başka diyarlardan gelmiş gibi konuşur.. Bir anlaşılmaz uğultu boğar dili, boğar sözü. Kapı komşularının taş duvarlarının aralıklarından sızan sabaha kadar yanan lamba.. Sakine Sara çalar kapıyı.. Bir başlangıçtadır. Masanın üzerinde duran kitaplara bakar. Ve sorular… Ve yanıtlar… Olan değil, olmayan konuşulur. Dersim, olmayan ülke Kürdistan’a taşınmıştır artık. Sara artık Dersim’e sığmayan öfke, sığmayan heyecan ve sevincin, umudun kendisi. Bir sabah vakti, dağların gökyüzünde kaybolduğu tepelerde sanki bir film gibi yarını görür. Yemindir, yüreğindeki dayanılmaz telaş.

Bir ülkenin kaderini yeniden yazmanın heyecanı

Dersim’den dönmemek üzere ilk kez ayrılırken dönüp bakmamıştı.. Beyninde çınlayan üç dört cümlelik anahtar sözcükler. Bir yeniden başlangıç ancak yüreğine sığmayan.. Sonuçtaki gerçekleşmiş gibiydi.. Sınırlarını bilmediği bir sonsuz ülkenin kaderini yeniden yazmanın heyecanı.. Harput, Çewlik sınırındaydı; hiç bu kadar güzel, bu kadar yakın ve dayanılmaz bir sıcaklık, dayanılmaz bir özlem olmamıştı. Oysa düne kadar ne kadar uzak, ne kadar belirsiz, tatsız tuzsuzdular. Tertele’de Dersim’den Harput’a kaçanlar… Tuzaklarda ölü bedenler… Çırılçıplak soyulmuş yol kenarlarında. Kimse ‘Ala qutar’ dememişti. Nenesinin gözyaşlarını siler gibi silerken gözlerini, bir kez daha olmayacaktı ne tertele, ne de bu görülmezlik. Yüreği yüreğine sığmıyordu. Koşarak, nefes nefeseydi Sara.. Ve Harput zindanındaydı. Cellatların ne yapacağını bilmese de, ne yapacağının gücü-güveni vardı. Cellatlar şaşkın, cellatlar bir kadınla baş edememenin hakikati ile kendileri ile boğuşuyorken, Sara devlet denilen zulmün en güçlü, en zayıf düşkünlüğünden intikam almış olmanın dayanılmaz heyecanını haykırıyordu ıslak ve küflü duvarların uzayan dipsizliğinde. Gece-gündüz-zaman donmuş gibi. Ne çok zamanlar geçmişti, Kürdistan’ı gezmişti. Kaç kez tek tek saymıştı dağları, suları. Yıldızları sayar gibi. Şenlenmişti… Ve o dayanılmaz çığlık. Aytekin… Hatır ister gibi, mazlum mahsun. Son sesi asılı kaldı gökyüzünün sonsuzluğuna. Ceberrut devlet teke tek savaşmıyordu; salmıştı tüm cellat olacak ipsizlerini. Türklüğün işkence tezgahlarındaki en azgın, en çılgın hali.

Çırılçıplak ihaneti gördü Sara

Ve zamanın bilinmez anında Amed zindanındaydı. İlk adımda korkaklığın ağına düşenlerin günahkarlığı… Direnişi kutsayan bir kötülüğün İlk’ten bugüne kirlettiği tarihin taşınmaz, kabullenmez iziydi. İlk kez çırılçıplak ihaneti gördü Sara. Yüreğini bilemişti… Ve her an, her gün yeni başlangıçlarda cellatların, devlet denilen canavarın canavarlaştıkça baş edemediğiydi.. ‘İnsandan daha insan olmanın hakikati’ karşısında çaresizce yenilirken zalim, o ölümsüzlüğün yeni tanımıydı. Sakine Sara, tarihin en dibinden haykırırken direnişi, kadındaki yeniden doğuşun nişangahıydı. Yaşamak direnmektir. Tarih bu hakikatin hakikatiyle yeniden yazılıyordu Amed zindanlarında. İki elin parmakları kadar… Daha yirmilerinde… Kürdistan’ın en güzel oğulları ve kızlarıydılar.. ve Kemal’di.. Pir’di… Sakine Sara, köylerden iplere bağlı gece gündüz yürütülerek Harçik suyuna atılan kadınların çığlıklarıyla uyandığı çocukluk kabusunu hep saklayacaktı yüreğinde. Ancak kaybolmuştu artık… Çok geride, sanki anlatılan bir masal olmuştu… Çoktan büyümüştü, zamandan mekandan öteye… Özgürlük ne dayanılmaz güçtü… Kaç kez yeniden ölüp yeniden doğduğunu. Her gün yeniden bir başlangıçtı artık.. Amed Zindanı bir direnişin, bir yeniden varoluşun meşalesiydi. Ve binlerce koparılıp getirilen, işkence tezgahlarında çırılçıplak bedenleriyle direnen halkının çığlığıydı. Mazlumlar’ın, Kemaller’in, Hayriler’in ve en dayanılmazı Ferhatlar’ın, Necmiler’in ateşin hükümsüzlüğünde alevlerle sarmalanmış, elleri birbirine kenetlenmiş bedenleri zafer türküsüydü. Zulme, tarihin ilkinden bugüne işlenmiş, işletilmiş tüm kötülüklere karşı yeni bir direniş sınavıydı. Ve yeni bir zaferin şafağındaki güneşi müjdeleyen yeni gün, yeni başlangıçtı..

Özgür yarına yoldu Sara

Yıllar sonra direnerek güzelleşen Sara, zindandan çıktığında direnerek özgürleşen kadının temsiliyetiydi.. O kendinden önceki tarihlerin kadın üzerindeki inkarını paramparça eden, halkının özgürlük mücadelesinde varolandı. Geçmişi ve geleceği aydınlatan güneşin göz kamaştıran “tîrêj”i, ışınıydı. Yok sayılan kadının yeniden varoluşu ve bilinciydi.. Geçmişin tüm devrimlerindeki kadın direnişinin temsili toplamı, özgür yarına yoldu.. Halkına yazılan inkar, tarihini delip geçen kadın olmanın hüner ve marifetiydi.. Kaynağa dönüşün heyecanıyla, özlemin, tutkunun, bilinç ve inancın huzurundaydı.. özgürlük mücadelesinde konakladığı nişangahların iziydi, her bir hecenin, aşkın dayanılmaz tanımsızlığı. Ve o ilk gördüğü Dersimleşen, Dersim’e güç olan, güven olan ve sonrasında yüreğinde sevgi, bilincinde tarifsiz aydınlığıyla duran Serok’una sarılırken bu kaçıncı doğuştu?… En sancılısı, en kutsalıydı… Dardaydı, tüm yaşanmışlıkların sorgusundaydı.. Yaptıklarının değil, yapamadıklarının, sözünün kararlılığındaydı.. Yeni başlangıçları himmetine alarak ülkeye dönüşün yolundaydı.. Botan’daydı… Şendi… Umut ve inançla yaşananlardan öteye yaşanılması gerekenin taşıyıcısıydı… Her alanda kendini sınamış, sınanmış, kararlılığın temsiliyetiydi: Zindanda sayarak güç aldığı suların, dağların kaynağında, doruğundaydı… Dört parça Kürdistan’da doyasıya yaşadı… Paylaştı… Çoğaldı ve çoğalttı… Yapraktı, kuştu, çiçekti, börtü-böcekti.. Ama hep şafak vaktiydi..

Doğru söz, doğru zamanda söylenmişti

Tarih geçmişten güne gelen yaşanmışlıkların, us’tan -bilinçten süzülen başlangıçlar ve bitişlerin hakikatiyse geleceğin de habercisidir. Günü-yarını anlamak, anlam vermek, İlk’e gitmek.. Sakine Sara, bu bitip tükenmeyen insanlık serüveninden kadının payına düşeni halkının ve ülke Kürdistan’ın kaderiyle de birleştirerek inadı, cesareti, inanç ve umuduyla ‘nasıl yaşamalı?’ arayışlarına yanıttır.  Ve ülke Kürdistan’da düğümlenen halkların özgürlük sorunu..  Avrupa’nın o herkesten daha önce aydınlandığını iddia eden sahte demokrasi tanrılarının hileli oyunlarıyla parçalanmış ve kötülüğün gölgesindeki iktidara sığınmalarıyla köleliğin en çirkef haline bürünen cüce ortaklar arasında paylaşılmıştı. İnsanlığa karşı bu kabul edilemez hile aydınlatılmadan, tanımlanıp anlaşılmadan sürüp gelenin sürüp gitmesini durdurmak için halkının sürgün yaşadığı Avrupa’ya geldiğinde, ülke Kürdistan dağlarındaki direnişin kahramanlığının kutsallığına bir kez daha özlemle sarıldı. Çünkü onlar insandan daha insandı. Dağ gibi kızların ve oğulların kahramanlığı… Ve hükmü yoktu bastığı mekanın-kirletilmiş yaşamların. Ve yine öncesi olmayan tarihin bir durağında, sessizliğin kör sağırlığında inkar edilen, yok sayılan ülke Kürdistan için “özgürleşmek vazgeçilmez bir haktır” diyerek ilk adımda tarihin başlangıcını yaratan Serok Apo’nun tarihin en berbat ve dayanılmaz komplosuyla Promotheus misali kötülüğün tanrısı TC’ye teslim edilmesiyle halkların umudunun kararması. Yeniden o dayanılmaz İlk’in yaşanması gerekiyordu. Ve Sakine Sara o İlk’in durdurulamayacağının kanıtı ve şahidi idi… Daha güçlü çıkacağız derken inanmak zor olsa da, imkansızdan imkan yaratan kerametin gücüne inanmak.. Çünkü İlk’in başlangıcında doğru söz, doğru zamanda söylenmişti.. Engellenemez, durdurulamazdı..

Direnişin zafere dönüşme anları

Sakine Sara Dersim’de doğmuş, Dersim’de büyümüştü.. Dersim kadar asi, Munzur kadar öfkeliydi dağlara.. Koruyamamışlardı Tertele’de sığınanları… Hala sesleri yankılanır kadınların ve çocukların.. Oysa şimdi koruyanları vardı dağların.. Tarihin İlk’inden güne akan, kendini yaratan insanlardı.. Günü yaşarken, geçmiş ve geleceğin buluştuğu, çatıştığı, ayrıştığı hakikatini görüp anlam verdiğinde nenesinin ‘Terteleyi biz gördük, siz görmeyin’ diyerek yaptığı dualardaki yakarışı kabul etmemişti… Ancak Tertele’nin de ne başı ne sonu vardı: Bir dayanılmaz kabullenişti… Yaşıtlarıydı… Yolun başındaydılar-gençti hepsi, ilk ‘Kürdistan sömürgedir, işgal altındadır” diyenler… İlklerin buluşması, ilklerin dört bir yana yayılışı ve söylenen her bir sözün gereğinin yaşamsallaşması. Tılsım gibi.. Büyücülerin kerameti gibi. Bir marifetten, bir idraktan öteye yürekten geçen ama dildeki yasaklılığın bir türlü söyleyemediği… Hayallerin umuda dönüşmüş hali cesaretti… Ateş gibi, su gibi, hava gibi. Ve de toprak gibi. Yaşamın olmazsa olmazı. Var olmanın, özgür olmanın dayanılmaz yakınlığı-uzaklığı… Ve Amed zindanında direnişin zafere dönüşme anları… Haykırıştaki öfke… Bitmeyen özlem… Zekiye, Rewşen, Ronahi, Berivan, Zilan, Beritan, Viyan, Nucan, Asya, Arin, Delal Amed ve Sakine.. Ve yüzlerce özgür kadın, özgürleşen yüzlerce, binlerce kadın…

Devrimin tam ortasında önce kadınlar vurulmuştu

Ve Paris… Devrimin tam ortasında önce kadınlar vurulmuştu. Ve kapitalist modernitenin doyumsuz sahte demokrasi canavarları ile kalleşlik, yüzyıllar sonra Paris kapılarında bir kez daha pusudaydı. Biliyorlardı; direnişin hakikatiyle özgürlüğün bedelini ödeyen her kalkış, her başlangıç hele bir de kadınsa, hele bir de özgürlük uğruna intikam yeminliyse. Sırça köşkleri bir gün, ama mutlaka bir gün yıkılacak. Ve Sakine Sara kendine, Dersimine, ülkesine sığmayan kadın sığmadı Paris’e… Bütün sahte sınırlar yıkıldı… Artık o tüm yeryüzü kadınlarının özgürlük çığlığı, haykırışı ve direniş sembolü oldu. Üç devrimci Kürt kadını: Sakine Sara, Rojbin ve Ronahi… Alınlarına ölümsüzlük kazılmışken ölümün bir hükmü kalmamıştı… Direnmek özgürleşerek, özgür yaşayarak başarmak ve kazanmaktır.