Ulrike, Garibe ve Aysel

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
148 görüntüleme
9 Mayıs 1976. Yer Almanya Stammheim Cezaevi. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) liderlerinden Ulrike Meinhof kaldığı tek kişilik hücrede asılı bulundu. Cezaevi idaresi Ulrike’nin intihar ettiğini açıkladı. Ancak ne cesede otopsi yapılmasına izin verildi ne de konu hakkındaki sorulan sorulara tutarlı bir açıklama yapıldı.

Ulrike’nin kuşkulu ölümünü incelemek üzere kurulan uluslararası soruşturma komisyonu ölümünden ancak 2 yıl sonra (15 Aralık 1978’de) şu açıklamayı yaptı: “… İncelememizde Ulrike Meinhof’un asıldığında ölü olduğu şüphesini doğuran bulgularla karşılaştık…” Gazeteci Jutta Ditfurth 2007’de yayınladığı Ulrike biyografisinde, o zamana kadar yayınlanmayan bir fotoğrafı ortaya çıkardı. Fotoğrafta asılı haldeki Ulrike’nin bir ayağının sandalyede olduğu, altının boş olmadığı yani bu biçimde bir insanın intihar edemeyeceği açıkça görülüyordu. Otopside Ulrike’nin asılmadan önce mi yoksa baygın hale getirildikten sonra mı asıldığının tam açıklanmadığını belirten Ditfurth ailenin isteği ile ikinci otopsiyi yapan ekibin de ölüm nedenini ‘tam olarak’ saptayamadığını belirtiyordu.

Kadınlar hep benzer şekilde katlediliyorlar

Yıl 9 Aralık 2021. Yer bu kez Kandıra 1 Nolu Cezaevi. Garibe Gezer kaldığı tecrit hücresinde asılı bulundu. Cezaevi yetkilileri ve savcılık Gezer’in intihar ettiğini açıkladı. Ancak olay yerinde yapılan incelemeye ve alelacele yapılan otopsisine avukatları alınmadılar. Otopsi raporunda, intihar edip etmediğinin belirlenemediği ifade edildi. Avukatların aktardığına göre Garibe ile yan hücrede kalan arkadaşlarının anlatımları ise şöyle: “İki arkadaşı havalandırmaya çıkıyor. Havalandırmadan Garibe’nin hücresi görünüyor. Onu orada görmeyince idareye haber veriliyor. O hücrelerde butonlar da devre dışı bırakılmış. Herkes hücreye geliyor ve o esnada müdahale edilmiyor, Garibe asılı halde bırakılıyor. Kamera gelsin deniliyor, kamera gelene kadar da yine kimse Garibe’ye müdahale etmiyor. ” Gizli tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan, 5 yılda pek çok cezaevine sürgün edilen, kaldığı her cezaevinde sistematik işkence yapılan, süngerli odalara atılıp arkadan kelepçelenen, çıplak aramalara hatta cinsel tacize maruz kalan Garibe’ye yapılanlar bununla da kalmadı. Adli Tıp’ta ailelere ırkçı hakaretler yağdıran polisler, cenazenin götürüldüğü Mardin’de belediyenin cenaze arabasıyla taşınmasına bile izin vermedi. Bir kamyonetin arkasındaki Garibe’nin cenazesi 2021 Türkiye’sinin tek adam rejiminin yüreklere kazınan fotoğraflarından biri oldu. Cenazesi memleketi Mardin’de kadınların omuzunda defnedilmek üzere yola çıkarıldı fakat Kerboran’da defnedilmesi sırasında ailesi dışında kimseye izin verilmedi. Taziye evinin boşaltılması için de baskı yapıldı. Görüldüğü gibi ülke değişiyor, mekan değişiyor, tarih değişiyor. Ancak devletlerin baskıcı düzene başkaldıran isyancı öncü kadınlara karşı tavrı değişmiyor. Hep benzer şekilde katlediliyorlar.

İmralı tecrit sistemi her yere yayıldı

Artık saf bir kötülük iktidarı haline gelen Erdoğan rejiminin yargıyı baskı ve sindirme aracı olarak kullanması sonucunda cezaevlerindeki tutsakların sayısı artarken işkence ve tecrit uygulamaları da 12 Eylül cunta dönemini aşar hale geldi. İmralı’da Abdullah Öcalan’a 2011 yılından bu yana kesintisiz olarak uygulanan tecrit (Covid-19 pandemisi gerekçe gösterilerek) bütün cezaevlerine yayıldı. CPT’nin cezaevlerine yaptığı ziyaretleri sonucu açıkladığı raporlardaki tavsiyelere uyulmadığı gibi tersine baskılar giderek arttı.

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2005 yılında cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 55.870 idi. 31 Ekim 2021 tarihi itibari ile cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı ise 294.930. Yani 16 yıl içinde tutsak sayısı yaklaşık altı misli arttı.

Cezaevlerinde çeşitli gerekçelerle uygulanan kaba dayak, çıplak arama, kelepçeli muayene, keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, süreli-süresiz yayınlar ile kitap ve mektuplara getirilen yasaklar, resmi kurumlara yazılan yazılar ve suç duyurusu dilekçelerinin gönderilmemesi, sürgün ve sevk uygulamaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaştı. Özellikle reviri ziyaret ve sağlık hizmetine erişimin kısıtlanması, sağlıksız beslenme, tedavilerini zorlukla sürdüren tutsakların büyük bir çoğunluğunun başka cezaevlerine sürgün edilmesi hastalıkların ve giderek ölümlerin artmasına neden oldu. İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre cezaevlerinde 10 Haziran 2020 tarihi itibariyle 604’ü ağır olmak üzere toplam 1605 hasta tutsak var.

Cezaevleri ölümevi haline geldi

Pandemi bahanesiyle tutsakların aileleriyle görüşme hakkı ortadan kaldırıldı, avukat görüşmeleri kısıtlandı. Ayrıca havalandırmadan yararlanma süreleri ve diğer sportif, sosyal, kültürel hakların kullanımına da ciddi kısıtlamalar getirilerek tecrit içinde tecrit uygulanmaya başlandı. Cezaevlerindeki en önemli sorunlardan biri de 12 Eylül faşist cunta döneminde bile uygulanmayan tahliye zamanı gelen tutsakların infazının yakılması. İnfaz süresini doldurup şartlı tahliye hakkı kazanan tutsaklara getirilen ‘iyi hal’ şartı, ciddi hak mahrumiyetlerine yol açıyor. İyi hal değerlendirmesi alabilmeleri için tutsaklar bağımsız koğuşa geçmeye zorlanıyor, örgütlü tutsakların koğuşunda kalması, gelen ziyaretçisi, kimin para yatırdığı ve okuduğu kitaplar iyi hal değerlendirmesine konu edilerek verilen olumsuz raporlarla infazlar yakılıyor ve tahliyeler engelleniyor. Bütün bu uygulamalara ek olarak tutsaklara karşı uygulanan düşman hukuku cezaevlerini ölüm evi haline getirdi. Hapiste Sağlık sitesinin verilerine göre cezaevlerinde 2020 yılında 51 kişi, 2021 Kasım ayı sonuna kadar ise 34 kişi yaşamını yitirmiş. Bunlardan 26 tanesi intihar olarak kayıtlara geçmiş. Aralık ayında ise cezaevlerinden 6 cenaze çıktı. Tahliye edildikten çok kısa süre sonra yaşamını yitiren hasta tutsaklar bu sayıya dahil değil. 12 Eylül cuntası döneminde bile 47 kişi idam edilmişti. Erdoğan diktatörlüğünde idam cezası sözde kalktı ama cezaevindeki ölümler 12 Eylül’ü aşan biçimde sanki idam cezası varmış gibi gün geçtikçe artmaya başladı. Tek kişilik hücrelerde intihar ettikleri iddia edilen, tedavisi yapılmayan, Adli Tıp Kurumu marifetiyle tahliyeleri engellenerek ölüme mahkum edilenlerin büyük bir çoğunluğu 20 yılın üzerinde ceza alanlar. “Asmayalım da besleyelim mi” diyen 12 Eylül cunta lideri Evren ile tutsakları her türlü yolla cezaevinde ölümle karşı karşıya bırakan tek adam diktatörlüğünün lideri Erdoğan arasında artık bir fark kaldığı söylenemez.

Aysel tahliye edilmeli

Kürt siyasal partilerinin ilk eşbaşkanı, 14 Temmuz 2011’de yapılan DTK kongresinde Demokratik Özerklik ilanını ilk yapan ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlığını ilk üstlenenler arasında olan Aysel Tuğluk’un durumu cezaevlerinde gerçekleştirilen düşman uygulamasının en iyi örneklerden biri. 1938 Dersim tertelesinde Aysel’in ailesinden 70 kişi katledildi. Seyit Rıza ile birlikte idam edilen Fındık Ağa büyük amcalarından. Büyük halalarından biri isyan yıllarında kendini Düldül Tepesi’nden aşağı atan Esma Hatun. Aysel’in ağabeyi Aytekin ise 1979 yılında Elazığ Cezaevinde öldürüldü. Bu acılarla büyüyen Aysel de hep özgürlük mücadelesinin en önünde gidenlerden biri oldu. Kürt kadınları tarafından 1991 yılında kurulan Yurtsever Kadınlar Derneği kurucularından olan Aysel, Toplumsal Hukuk Araştırmaları Vakfı’nın da ilk yöneticilerinden. Demokratik Toplum Hareketi ve sonrasında kurulan Demokratik Toplum Partisinde (DTP) Ahmet Türk ile ilk Eşbaşkanlık görevini üstlendi. 2007’de Diyarbakır’dan 2011 seçimlerinde ise Van’dan milletvekili seçildi. DTK Eş Başkanlığı yaptı. Daha sonra HDP Eş Başkan Yardımcısı olan Aysel Tuğluk, 29 Aralık 2016’da tutuklanarak Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevine kondu. 16 Mart 2018’de 10 yıl hapis cezası aldı.

“Beni buraya gömün, Aysel’im bana gelir”

Cezaevinde iken annesini kaybetti Aysel. Annesi Hatun Tuğluk’un vasiyeti, “Beni buraya gömün, Aysel’im burada kalacak, eve yakın olur, bana gelir” olmuştu. Cenaze Ankara’da İncek Mezarlığı’nda toprağa verilirken siyasi iktidarın uzantısı bir grup ırkçı faşist, “Buraya terörist cenazesi gömdürmeyiz. Burası Ermeni mezarlığı değil. Cenazeyi gömseniz de çıkartır parçalarız” diyerek cenaze törenine katılanlara saldırdı. Cenaze için gelen Aysel küfürler, saldırılar, hakaretler altında yine büyük acılar yaşadı. Saldırganlardan biriyle fotoğrafı çıkan İçişleri Bakanı ve devlet, olup biteni izlemekle yetindi. Bunun üzerine, Hatun Tuğluk’un cenazesi mezardan çıkarıldı. Gece yarısı yola çıkılarak Dersim’e götürüldü ve toprağa verildi.  O gece için, “Anneme neler yaptılar, bunlara dayanamıyorum” diyen Aysel yaşadığı acılara artık dayanamaz hale geldi ve Demans hastalığı başladı. Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’nda dokuz uzman doktor tarafından hazırlanan raporda Aysel’in hastalığının kronik seyirli olduğu ve ilerleyici vasıf arz ettiği, cezaevi koşullarında sağlanabilecek tıbbi destek ve bakımının yeterli olmayacağına vurgu yapılarak cezanın infazının ertelenmesi gerektiği belirtildi. Ancak siyasi iktidarın istemlerine göre hareket eden Adli Tıp Kurumu infazın ertelenmesini reddetti.

Aysel’i yaşatalım

Demans en zor hastalıklardan biri ve cezaevi koşullarında hızla ilerlemesinin önü alınamaz. Çünkü iyi beslenme, zihinsel ve fiziksel aktivite, sosyal yaşam, ilaçların yeterli ve düzenli kullanılması tedavi için şart. Cezaevinde hele hücre tipi cezaevinde bunların hiçbiri mümkün değil. Demans olan hastalar önce acılarını ve yaşadıklarını unutur. Sonra okumayı, yazmayı, konuşmayı unutur. Ve sonra da yemek yemeyi, su içmeyi, nefes almayı giderek yaşamayı unutur. Aysel’in yaşamayı unutmasına izin vermeyelim. Devletin ailesi ve kendisinden intikam alma harekatına dönüşen hastalığına rağmen cezaevinde tutma uygulamasına karşı her alanda harekete geçmek biz kadınların görevi.
Hep birlikte, öncü kadınlardan biri olan Aysel’i yaşatalım.