Su gibi olmak…

- Newaya Jin
27 views
Zagroslar’dan Xakûrke’ye… Pırıl pırıl bir su, nereden gelip nereye gidiyor? Bu berrak, serin, masmavi sonbahar sabahında usul usul akıyor. Hiç yosun tutmamış taşları. Elimi dokundurduğumda soğukluğu ilk anda beni ürpertiyor. Bir süre sonra tamamıyla suyun içine girmek istiyorum. Akşamdan beri düşe kalka kirlenin ellerimin kiri bile bulandırmıyor bu temiz suyu, o kadar temiz… İçimden bu su gibi olmak geçiyor.

Adını ben koydum

“Biliyorum, baharda çok çağladın, belki kimseye geçit vermedin. Ama şu andaki berraklığında bile insana yaşam kaynağı oluyorsun” dedim bu güzel dereye. Acaba adı neydi bu derenin? Daha yabancısıyım, adını bile öğrenemeden ayrıldım bu dereden. Acaba nereden geliyordu? Kaynağını nereden alıyordu? Ben daha ayrıldığım suyu düşünürken hafif bir meltem esintisiyle kendime geldim. Tepeye ulaşmıştık bile. Dönüp baktığımda Zagroslar’dan ince ince akan çeşmelerin bütünlüğüydü bu dere. Böylece adını koydum: Adı, Zagros’un suyu olsun! Girke Teyra, Serger, Şehidan uzaklarda kalmıştı. Son bir kez daha Şehidan’a bakmak için ayağa kalktım. Ama büyük büyük tepelerin ardında kalmıştı artık. Girke Teyra, sen son kez selamlarımı ilet Şehidan’a.

Kokusu belleğimden silinmesin

Emeklerini, anılarını, kutsallığını unutmayacağımı da ilet. Yok yok, özlemeyeceğim. Çünkü her adım atışımda karşılaştığım değişiklikler, yenilikler, güzelliklerle yepyeni, daha güzel Şehidanlara doğru ilerliyorum. Biliyorum, Şehidan’ın beklentisi bu. Halkımın da, ülkemin de… Bu sabahın güzelliği hiç bitmesin. Hiç belleğimden silinmesin bu güzel koku. Kekik kokusu hep burnumda tütsün. Kürdistan’ın kokusu, Kürdistan’ın güzelliği… Ki bir gün bütün insanlık da gelip görebilsin ülkemin güzelliğini… Ne kadar garip değil mi? Ülkemin güzellikleri içinde dolaşırken kendimi bir yabancı gibi hissetmem…

Bir kelebek tıpkı arkadaşlar gibi

Yürüdük, yürüdük Zagroslar’da bilmem kaç renk toprağı aştık. Kırmızı, mavi, yeşil, eflatun rengarenk. Çiçek değil ama bu toprağın rengi çiçek bahçesi gibi. Bir kelebek güneşin ışıkları arasında pırıl pırıl parladı, geldi gevenlerin üzerine kondu. Sarı saçları, kara gözleri ile yürüyen  arkadaşlara benziyordu. Zindan arkadaş da yürürken güneşte saçlarıyla pırıl pırıl parlıyordu. Bakmak ayrı, görmek ayrı, yaşamak ayrı. Belki de bu yüzden yabancılık çekiyorum. Yaşanması gereken güzelliklere bakmasını tam bilmediğimden dolayı… Yürüyoruz hala, bir tepeye ulaştık. Tıpkı Esteban’ın güneş ülkesini ararken göbekli tepelerde durduğu gibi tepede durmuş, yeni geldiğimiz diyara bakıyoruz. Eminim ki bütün arkadaşlar da aynı duyguları paylaşıyor.

Yanık tenlilerle bütünleşen toprak

Bu cennet parçasının güzelliği herkesin yüzüne yansımış. O güneşte yanmış rengarenk toprağın yansıması belki de yanık, terli tenlere… Zindan arkadaş “Xakûrke ne kadar da büyükmüş” diyor. Tıpkı bir çocuğun yeni bir şeyi görüp merakla, ilgiyle tanımak istediği gibi hayretle izliyor bu coğrafyayı. Bana da sanki gökyüzü daha büyümüş gibi geliyor. Ve şimdi hatıralar canlanıyor. Şu an durduğumuz boğaz Güney savaşındaki mevzilerimizdi. Biraz daha ilerliyoruz ve hatıralar daha da canlanıyor. Sanki yine Güney savaşındaymışım gibi. Zinê, Davut, Azad arkadaşların sesi mevzilerden geliyor. Yine havan, doçka, bkc sesleriyle birlikte, geri çekildiğimiz gün gözümde canlanıyor. Dağlar, taşlar tanıdık, soruyorlar bana şimdi. Bu dönüşün adı cennete dönüş olsun. Anılara bağlı kalacağımı, layık olacağıma dair söz vererek bu cennete giriyorum…

***

Güney Xakûrke’ye geçtik. Yanımızda 40’a yakın arkadaş var. Çoğu yeni savaşçı. Xakûrke’ye girdiğimiz ilk sabah erzağımız tükendi. Vasfi arkadaş yeni savaşçıları şiir ve guvîjle yürütüyor. Zorlana zorlana 1-2 saatlik yolu yarım günde yürüyerek ‘Aşut’ noktasına ulaştık. Serin bir rüzgar esiyor. Yüzyıllık çınar ağaçlarının altına adeta kendimizi attık. Gürül gürül akan suyun eşliğinde dinlenmeye çalışıyoruz. Sanki bambaşka insanlar olmuş gibiyiz. Sesimiz ormanda yankılanıyor. Her ses insana bir huzur veriyor. Asırlık çınar ağaçlarına bakıyorum. Ve Güney Savaşı’nda bu noktadaki anıları düşünüyorum. Arkadaşlar, düzenlemeler, hem yaşama hem savaşa karşı acemiliğimiz… Düşündükçe şehit arkadaşları hatırlıyorum. Lojistikçi Dersim arkadaşın sesiyle irkildim. Erzak soruyordu. sadece bir paket helvamız kalmıştı. Onu yeni savaşçılara verdik. Öğlen saatlerinde kadın arkadaşlar geldiler. Bize un şeker ve fasulye getirdiler. Takriben iki üç saatlik yolumuz kaldı ama bu gece burada kalacağız. Gece yola çıktık. Çok dikkatli yürüyoruz.

Guvîjin başımıza getirdikleri

Kimseden çıt çıkmıyor. Sadece önden arkaya ‘heval tên’ talimatı gidip geliyor. Arkadaşlara yakınlaştığımız için hepimizin morali yerinde. Gecenin karanlığına kurt, çakal, çoban sesleri karışıyor. İbrahim arkadaş kurt ve çakallardan çok korkuyor. Çakallar uluduğunda adımlarını hızlandırıyor. Bir taraftan da korkusunu gizlemek için bize “korkmayın” diyor. Ben ve Rojîn arkadaş bu özelliğini bildiğimiz için çok gülüyoruz. Arkadaşlara, savaşa yakınlaşmak bende tarif edilemeyecek duygular yaratıyor. Sabah saat 3.30’ta kalktık. Tam noktaya yetiştik arkadaşlar tepeci olduğumuzu söylediler. Diğer gün hareketli olacağı için arkadaşlara ekmek yaptık. Yaklaşık 200 ekmek yaptık ve alelacele yağmurluğu yıkadık. Arkadaşların elinde radyo vardı. İlk kez bizim Med radyosunun sesini duydum. Yolda yaralı arkadaşların grubu ile karşılaştık. Gece 11.00’de nöbetçi bırakarak konakladık. Nöbet yerinin hemen aşağısında guvîj ağaçları vardı. Hem poşetlere doldurduk hem de Berçem arkadaşla yemeye başladık. Hem konuşuyor hem yiyorduk baktık ki hiç guvîj bırakmamışız ağaçlarda. Aradan bir iki saat geçmeden hepimiz hastalandık. Arkadaşlar bizimle dalga geçerek “bu noktanın adı guvîj noktası olsun” diyorlardı. yine yola çıktık. Grubumuz uzun zikzaklı bir merdiven gibi, bir tespihin taneleri gibi ağır ağır ilerliyor. Tam sırta çıkıp mola verdik. Bütün Xakûrke ayaklarımızın altında. Güneşin son ışıkları batmak üzereyken, her taraf havanlarla yarılıyor, ateşin kızıllığı güzelim Xakûrke’yi sarıyor.

* 1 Nisan 2008 tarihinde Botan’ın Besta alanında şehit düşen YJA STAR komutanlarından Nuda Karker’in (Nazan Bayram) 1995’te yazdığı yazıdan derlenmiştir.