Değişen bir şeyler var

- Simten COŞAR
214 görüntüleme
Dünya 8 Mart 2022’yi yine erkeklerin savaşlarıyla, bu savaşlardan kâr eden silah sanayisi ve ticaretiyle, savaş mağdurları arasında ayrımcılığa olur veren, söz konusu ayrımcılığı demokrasiye referansla gerekçelendiren yönetimlerle karşıladı.

Aynı yönetimler haklı-haksız savaş ayrımını enerji kaynaklarıyla, küresel para akışındaki konumla ölçüyor, eskinin çatışmalarından edinilen kâr oranı düşünce yeninin çatışmalarına, savaşlarına yöneliyor. Avrupa yönetimlerini telaşa süren Rusya – Ukrayna savaşında, militarist duruşun yurtsever ve demokratik duruşta bedenselleşmesinin yeniden ve Avrupa’da geçerli şarkiyatçı bakışla taçlanmasına tanık oluyoruz. Yurtseverliğin ve ulusal bağımsızlık savunusunu ABD’yi dünya liderliğine çağıran retoriğe eklemlerken hiç rahatsız olmayan bir devlet başkanıyla – Zelenski’yle tanışıyoruz; güvenlik sistemleriyle ve öncelikleriyle silah sanayisi ve oradan savaşlar ve güvensizlik bağlantılarını yeniden biliyoruz; öğreniyoruz.

Umudumuz daim oluyor

Kadın cinayetlerinin Türkiye’de ve dünya genelinde hız kesmeden devam ettiği, otoriter rejimler karşısında feminist hareketlerin yerel ve ulus-aşırı düzeylerde görünürlüğünün ve dayanışma alanlarının kuruluşundaki etkililiğinin arttığı bir 8 Mart’ı daha yaşadık. 2012’den bu yana Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesiyle bağlı olmadığı ilk 8 Mart’ı yaşadık. Türkiye’de idarenin yasaklarına, polis şiddetine rağmen feministler gece yürüyüşlerine inatla devam ettiler; darp edildiler; gözaltına alındılar; ama devam ettiler. ABD’de Cumhuriyetçilerin baskın olduğu eyaletlerde kadın haklarını ihlâl eden, feminist kazanımları hiçe sayan, kürtaj karşıtlığının ve trans-nefretinin başı çektiği yasal düzenlemeler birbiri ardı sıra uygulamaya konuluyor. Latin Amerika’da neoliberal ve otoriter yönetimleri alaşağı eden sosyal adaletçi/sosyalist liderlerin ve oluşumların arka plânında feminist mücadeleler de yer alıyor. Rusya’da Putin yönetimi feminist ve LGBTİ+ eylemliliği şiddetle engellemek için istikrarla çalışıyor. Türkiye’de kadın hareketi, artık maalesef alışkanlığa yol açacak şekilde ve yönetim düzeyinde Sünni-İslamcı politika öncelikleriyle ‘ahlâksızlaştırılıyor’, kriminalize ediliyor. Bu gelişmelerle tuhaf bir uyum içerisinde kadın hakları savunucusu örgütler ilgili bakanlık nezdinde sembolik pazarlığa, görüşmeye çağrılıyorlar. CHP, DEVA, Gelecek, Saadet partileri ile Demokrat ve İyi partinin muhalefet retoriğinde kadın haklarına vurgu yapılırken, “kadınlarımız”dan vazgeçilmiyor. Kadın hakları savunucularıyla buluşmalarda bundan on yıl öncesinin tekrarı prova ediliyor. Öte yandan, bugün feminist hareketler inatla (toplumsal) cinsiyet eşitliğini talep ederken kadın haklarını önceliklendiren bazı yurttaş hamlelerinde hâlâ kadın – erkek ikili kategorileri üzerinden eşitlik talep edilebiliyor. Tıpkı İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararına karşı çıkan bazı kadın hakları savunucularının, kamuoyuna sözleşmenin LGBTİ+ haklarıyla esastan bir alâkası olmadığını anlatmaya çalışmaları gibi. İktidarın maalesef her yere sızdığı bilgisinden doğru bu tür sürçmeleri görmek ve birlikte devam etmekte ısrar etmek feminist duruşun bize katkısı. Böylelikle her yere sızabilen erk aklına karşı direnişin sesini yükseltmek mümkün oluyor. Böylelikle umudumuz daim oluyor.

Kürt feministleri direnişten vazgeçmedi

Umudun bir diğer kaynağı, iktidarın baskıyla sessizleştirmeye çabaladığı Kürt feministlerin yıllar süren kapatılma tehditlerine ve uygulamalarına inat direnişten vazgeçmemeleri; kapatılsalar da “Kürt Siyasetinin Mor Rengi”ni hep canlı tutmaları, bu canlılığı Türkiye’nin gittikçe renksizleşerek daralan siyaset alanına sızdırmaları. Feminist direnişe katılanların marjinlere itilseler de sessizliğe gömülmeye itirazları durumunda uzun süreli ya da süresiz kapatılmaları, temel insan haklarının tamamen ihlâli, Aysel Tuğluk’un yaşadıklarında örneklenen kabalık, sorumsuzluk, birarada yaşamanın gereği olarak karşılıklılığın sıfırlanması, dolayısıyla birilerine rağmen yaşama önceliklerinin genelgeçerleşmesi, yeryüzüyle ilişkinin mutlak güç edinimi üzerinden kurulması Türkiye’nin siyasal gerçekliğiyle doğrudan bağlanıyor: “Türkiye’de cezaevlerinin bu kadar dolu olması, ağır tecrit koşulları, hasta tutuklulara yaklaşım, işkenceye varan hak ihlalleri, iktidarın karakterinden ve izlediği politikalardan kaynaklanır. Cezaevlerinde yaşananlar, 2015’ten beri uygulamaya konulan ‘Çöktürme Planı’nın bir parçasıdır. Haklarının farkında olup, onurlu bir barış, özgür bir yaşam isteyen herkes bu planın hedefi olmuştur.”  (Gültan Kışanak)

Anti-kapitalist, anti-ırkçı feminist politika

Cezaevi/hapsetme/ceza olarak kapatma karşıtı duruşun ABD’deki önde gelen aktivistlerinden ve teorisyenlerinden olan Angela Davis, feminist politikayı anti-kapitalist, anti-ırkçı ve kapatma karşıtı olarak tanımlamakta ısrar ederken, kapitalizmin ırkçılıkla, bu ikisinin Kuzey Amerika ve Batı Avrupa özelinde köle ticaretiyle ilişkisine dikkat çekiyor. Nihayetinde, kapitalizmin ve ırkçılığın kapatılma pratikleriyle bağlantısına, baskın olanların 1700’lerden itibaren kurumsal iktidarın karşısında duran, ona mesafe alan ya da dışlananları hapsederek etkisiz kılma örnekleriyle işaret ediyor. Davis ve diğer ceza olarak hapsetme/kapatma karşıtlarının suçun karşılıksız kaldığı bir toplumsal örgütlenme talep etmedikleri açık. Aksine, cezaevlerinin, ceza olarak kapatmanın suçları ve suç potansiyelini ortadan kaldırmaktan ziyade artırdığını ileri sürüyorlar – afaki olarak değil tarihsel, ampirik kanıtlarla. Feminist politika bu tartışmalar içinde sömürü, baskı ve dışlama pratikleri karşıtı önceliklerle görünürleştiğinde erkek şiddetiyle işleyen ve bu şiddeti yeniden üreten baskıcı toplumsal ve siyasal kurulumların geçersizleştirilmesi için somut adımlara alan sağlayabiliyor.

Yeter ki örgütlü kadın gücünü geliştirelim…

Özerk feminist örgütlenmenin/kadın örgütlenmesinin demokratik açılımlarını siyaset pratiğinde örneklediği için 2016’dan bu yana kapalı tutulan Sebahat Tuncel’in Türkiye örneğinde vurguladığı gibi: “Yaşanan bu kriz, kadınlar için yeni olanakları da açığa çıkarıyor. Yeter ki biz örgütlü kadın gücünü geliştirelim ve kazanımlarımızı korumak ve yeni kazanımları elde etmek için ısrarımızı sürdürelim. Türkiye’nin tekçi otoriter başkanlık rejimine karşı kadınların sokakta olması, direnmesi, dünya kadınlarının yaşadığı sorunlar karşısında birbiriyle hızla dayanışmaya geçmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesine karşı kadınların itirazlarının güçlü yansıması kadınlara dayatılan köleliği, sömürüyü, eşitsizliği kabul etmemeleri bizi umutvar kılmakla kalmıyor, hareketin bir parçası olarak dirençli de kılıyor.”

Söz, feminist praxisin vazgeçilmezi

Bu yıl, 8 Mart’ı kadın cinayetlerindeki artışla, İstanbul Sözleşmesisiz, LGBTİ+’ların ‘ahlâksızlaştırılması’, kriminalizasyonu, kurumsal iktidarın cinsiyetçi, ikilikçi dilinin yayılmacılığı ve genel olarak Feminist Gece Yürüyüşçülerinin özelde Kürt feministlerin hapsedilmesiyle yaşadık. 8 Mart’ın ertesinde sendikal faaliyette ve/ya da Kürt hareketi içinde yer alan 22 kadın, 25 Kasım 2021’de Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı engellenen yürüyüş nedeniyle gözaltına alındı; bu kadınlardan on biri tutuklandı. Kadın hareketinden doğru kadınlarla dayanışma mesajları kaleme alındı – sosyal medyadan yayınlandı: “Biz de oradaydık” diyor, diğer kadın hakları örgütlerinin üyeleri. “Ben de Kürt feministim; beni de kapatın” ya da “Evdeki, sokaktaki şiddete, kapatarak şiddete karşıyız; aradaki bağlantıyı görüyoruz” diyecekleri günlere selam olduğunu umalım. Feminist bakışın kimi zaman söz üretmekten bıkma riskiyle burun buruna geldiği bir 8 Mart yaşadık. Newroz ateşini, engelleme girişimlerine inat barışçıl kitlelerin coşkusunu geride bırakırken, sözün eylemliliğini es geçmediğimiz, sözün feminist praxisin vazgeçilmezi olduğunu tekrar tekrar bildiğimiz, kimlik siyasetine kapılmamak derdiyle kimlikler üzerinden işletilen erkek baskı pratiklerine yanıtımızı sözü kısan bir yerden kurmadığımız ve dayanışarak yaşadığımız 8 Martlar diliyoruz. Bu dilek dünya, Türkiyeli ve Kürt kadın hareketlerinin bugüne kadarki dayanışma metodlarına, kazanımlarına, şiddet karşısında dirençli mücadelesine baktığımızda gerçekçi ve dolayısıyla umudumuzun kanıtı. Gerçekçi, zira, Türkiye’deki kadın hareketlerinin on yıllara yayılan sancılı ve bir o kadar güçlendirici birlikte hareket edebilme, mesele-temelli olsa da işbirliği yapma, Kadın Koalisyonu ve EŞİK gibi karma platformlarda iletişim halinde kalma ve yer yer gecikmeden ortak tepki göstermekte sergiledikleri potansiyel içinden geçtiğimiz kriz anlarında söz konusu umudu devam ettirmemiz açısından önemli. Umuttan, cesaretten, birlikte eylemekten vazgeçmeden feminist mücadeleye devam ediyoruz; eşit ve özgür yaşayabileceğimiz dünyayı kurana kadar da devam edeceğiz.

*https://gazetedavul.com/manset/gultan-kisanak-kurt-halki-siyasi-olgunluga-erismis-bir-toplumdur-35498.html

**https://m.bianet.org/bianet/siyaset/258829-bu-karanliktan-cikis-uzak-degil