Giden gitmiş, niye ağlıyoruz?

- KAKTÜS
256 views
Biri hayata veda ettiğinde, ailesinin acısını paylaşmak için taziyeye gideriz. Bu, hepimizin toplumsal bir görevidir. Amacımız, yaşanan kaybın acısını bir nebze olsun hafifletmek, ailenin üzüntüsüne ortak olmak, kederi paylaşarak dayanışmayı güçlendirmektir. Bu ağırlık ruhumuza çöker, gözlerimizde acının yükünü taşır ve ağlarız. Duygular kabardıkça gözyaşlarımızı ağıtlarla harmanlarız. Kimimiz kontrolünü kaybedip hıçkırıklara boğulur.

Böyle anlarda bazılarımız da fitneye, fesada soyunur. Güya, “Hepimiz biraz kendimiz için ağlıyoruz.” Yani hayata veda edenin şahsında kendi cenazemizi hayal ederek, henüz ölmemiş ama ölmüş benliğimize ağlarız. Peki, bunca gözyaşı dökmemizde ölenin hiç mi payı yok?Bunu ben iddia etmedim. Ama yıllardır duyarım: “Ölü evinde herkes kendi ölümüne ağlar.” Laf aramızda, bu söze uzun yıllar inandım. “Aslında hepimiz biraz kendimiz için üzülüp ağlıyoruz,” derdim. Hani, “Ölenin ölümünde kendi yansımana bakmak” diye bir felsefe var ya, işte öyle bir şey… Herkesin söylediği bu genellemeye katılır, bunu dillendirmeyi bir düşünsel marifet sayardım. Peki şimdi? Artık öyle düşünmüyorum. Zaten en başından beri bu söz bana hep biraz şaibeli gelmiştir. Evet, faniyiz. Bunu kabul ediyorum. Zaten başka çaremiz de yok. Varsa ölümsüzlük otunu bulan, beri gelsin…

Sendeki diğer yarıyı kim tamamlayacak?

Asıl mesele şu: Rahmetlinin tabutuna bakıp kendi tabutsuzluğumuza ağlamak bana pek mantıklı gelmiyor. Hatta bunu, hayatını kaybedenin anısına saygısızlık olarak görüyorum. Hayatını kaybedeni düşünerek ağlarken, nasıl olur da aynı anda kendimiz için de ağlıyoruz? Size de bu bir çelişki gibi gelmiyor mu? Gerçekten kendi ölümünüze mi ağlıyorsunuz? Bence bir kez daha düşünün. Ben kendi boyutumda düşündüm. Yalan olmasın, çok derinlemesine araştırmadım ama bana kalırsa biz, ne biri bu hayata veda etti diye ağlıyoruz ne de onun şahsında kendi ölümümüze. Hakikatte biz, hayata veda edenin kendisiyle birlikte götürdüğü anılara, yaşanmışlıklara ağlıyoruz. Çünkü giden, ortak geçmişimizin bir kısmını da yanında götürür. Hayatta bize dair ne varsa artık yarımdır. Giden, bizdeki bütünlüğü, tam olanı, son nefesiyle birlikte rüzgâra savurmuştur. O anılar artık yoktur. Bizim cenazede ağladığımız şey, rüzgâra karışan anılarımızın yarısıdır. İyisiyle kötüsüyle yaşanmışlıkların bir bölümü hayattan silinmiştir. Oysa “Bu hayatta hiçbir şey kaybolmaz” diyorlar. Evet, ama nerede o anları anımsatacak kişi? Yaşanılanlara kim şahitlik edecek? Anıyı ete kemiğe kim büründürecek? Sendeki diğer yarıyı kim tamamlayacak?

Anılar, fiziksel varlığımıza anlam katar

Aslında temel mesele şu: Evet, bir varlık olarak buradayız. Ölen de biz değiliz, bu açık. Ama bilinmek, fark edilmek, idrak edilmek, tamamıyla bir başkasıyla kurduğumuz bağlardan, ortak anılardan geçer. Çevremizdeki insanlarla oluşturduğumuz anılar, fiziksel varlığımıza anlam katar; bizi görünür kılar. Birbirimizde varlık kazanırız. Bu varlık; ruhsal, düşünsel, bilinçli bir varlık. Bu yüzden etrafımızdan biri hayata veda ettiğinde, uzaklara gittiğinde, terk ettiğimizde ya da terk edildiğimizde, o bilinç, o farkındalık hali bir nevi buharlaşır. İçinizden bazı sesleri duyar gibiyim. 

Sevgili Okuyucu: Her anı, güzel değildir. Bazı anılar vardır ki acı verir, utandırır, dehşete düşürür. “Aman, bırak gitsin o şerefsizin anısı!” diyebilirsiniz. Sizi suçlayamam, hatta hak da veririm. Gerekirse ben de “Cehennemde zebaniler salise başı öpsün seni!” bedduasını yaparım. Bazı anıların buharlaşmasında hiç sakınca yok. Bu konuda hemfikiriz. Düşünün, ne siz beni tanıyorsunuz ne ben sizi. Ama bir düşünce, bir duygu ortaklığımız var. Bu yazıyla birbirimize ruhsal, düşünsel olarak dokunuyoruz. O yüzden STAR korusun, sizden biri eksilirse, ben eksik kalırım. Birbirimizi tanımıyor olmamız, birbirimizi etkilemediğimiz anlamına gelmez. Şu an birbirimizde bir farkındalık oluşturuyoruz. Hayatı birlikte anlamlandırıyoruz. Üstelik hep birlikte…

Evrenselliğe tutunuyoruz

Dikkat edin, bu farkındalıkta evrensel bir taraf var. Biz bu evrenselliğe bilinçli olarak tutunuyoruz. Ve bu bir tercihtir, hem de özgür bir tercih. Mesela biz, “Şehitler ölmez” diyoruz. Ama biliyoruz ki her insan fanidir, değil mi? Peki, burada ölmeyen nedir? Şehidi ölümsüz kılan nedir? Düşünün… Ben kendi cephemden şöyle cevaplıyorum: Anılarıdır. Hep demez miyiz, “Anılarını yaşatacağız!” diye… Gideni yaşatmak, hele ki insanlığın özgürlüğüne baş koymuş bir sosyalist devrimcinin anısını yaşatmak, onun mücadelesini sürdürmek ne demektir? O anıları yaşamsal kılmak demektir. Eğer onu yaşatmak istiyorsak, geride bıraktığı anıları canlı tutmak istiyorsak, amaçlarını tamamlamalıyız. Yoksa sadece ağlamak, yalnızca acılarımızı hafifletmeye yarar ki bizim böyle bir lüksümüz yok.