“Yarım kalan hiçbir yolculuk yok bu yaşamda…” Otuz yıl önce okuduğum bir şiirden zihnime çakılı kalan bu dizeler bugünü bekliyormuş gibi sürekli dilimin ucunda. Öyle ya, bugüne dek hep yarımlıklardan bahsettik gidenlerimiz ardından. Bizi yarım bırakmalarına sitemlerimiz, kendi yarım bıraktıklarına karşı hayıflanmalarımız menzilini şaşırmış bir ok gibi idi. Tanrıların gazabına mı, evrenin erişilmez sırrına mı, yoksa şu yeryüzünde bize var olmayı bile çok gören sömürgeciye mi yöneldiğini bilmediğimiz bir öfke? Kim bilir belki de acıya dayanmanın bir biçimiydi. Ama bu kez farklı.
Yarımlık desem olmuyor. Tamamlamak desem, o da yerini bulmuyor. Kim bilir belki de hepimizi içine alan büyük bir boşluktur. Hepimizin çözmekle yükümlü olduğu bir sırdır. Bizi hakikat kapısına çağıran ışıklı bir yoldur. Bu muammayı çözmek bize mi düşüyor. Yoksa her zamanki gibi makus talihimizi değiştirmek yükünü yine onların omuzlarına mı yüklüyoruz? Kafam bu sorularla meşgul ve cevaplar göz kırpıyor zihnime. Yarım asırdan bu yana olduğu gibi bir kez daha onlara düşüyor bize güç vermek. Yarım asırdan bu yana hepimizin yarası bir iken bin oldu. Altında ezilmedik. Acıyı, hafızayı, anlamı, bilinci kolektif hale getirdikçe öğrendik, güçlendik. Her seferinde onlar tuttu elimizden. Derya kadar acılarımızı, merakımızı, yanılgılarımızı onların deryaları dolduracak sözleri, tecrübesi sayesinde yenebildik. Kim diyebilir ki ben bu deryaya akan bir göl, ırmak, bir damla yağmur suyu değilim.
Acıda, hafızada, dirençte birleşmek
Varlıkları ve şimdi bu boyuttaki yokluklarıyla yine öğretiyorlar. Bizi acıda, hafızada, dirençte birleştiren bu anın yaratıcısı hep onlar. Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan… Kürdistan’dan Avrupa’ya kadar uzanan taziye çadırlarında asılı fotoğraflarına bakan herkes bu kavganın büyüklüğünü idrak ediyoruz. Kısacık bir anda (birkaç saatlik anmada) dün, bugün ve geleceğin saklı olduğunu anlıyoruz. Onların sözler, şiirler, dersler ve anılarla örülü koca mirası omuzlarımıza yükleniyor. Kimisi onları tanımanın, eğitim almanın ve birlikte çalıştığı binlerce Kürtten biri olmanın gururunu taşıyor. Kimisi hep başkalarından dinlediği bir efsaneye yakınlaşmanın merakını yaşıyor. Kimi de hepimizi aynı dirençte, hafızada, acıda buluşturan o kısa anda anlıyor sözlerinin değerini.
Hakikatin sırrına ermek
Kelimeleri incitmeden; gerçeğe boyun eğmeden hakikatin gücüne sığınarak anlatmak istiyorum onları. Bizim yaşamımızın sırrına eremeyen zır cahillere, ihanetini, oportünistliğini, savaş rantçılığını Kürtçülük kılıfında gizlemeye çalışan biçarelere, sözle kalp arasındaki köprüyü yıkmışlara inat ‘kutsallarımız’ diyorum onlara. Sarf ettiği her kelimenin yoluna ömrünü ve tüm ailesini adayan bu iki devrimciye yaraşır sözleri arıyorum.
Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan…
Her anına acı, keder, direnç, umut, sevinç ve iddia yüklenmiş upuzun bir yol yürüdüler. Engerekler ve çıyanlar çıktı karşılarına, pençelerini Kürdün yaşamına geçirmiş canavarlar. Her şeyi zirvede yaşadılar. Düşkünlüğün en dibini, yiğitliğin en hasını gördüler. Hepsiyle savaşacak kadar gözü pektiler. Yolu terk-i diyar eyleyenlere ince bir sitem göndermek dışında naiftiler. Ne yaptıklarını sorarlardı, çünkü gidene vefa göstermekle bu değerleri yaratmışlardı. Bu uzun yolun her anına tanıklık ettiler. Her yıl binlerce genci eğittiler, çoğalttılar Kürdü. Her yıl binlerce genci uğurladılar, Kürdistan’ın dört bir yanına. Ve dönemeyişlerine tanıklık ettiler. Gönderdikleri kimilerinin başarılarını takdir ettiler. Erken düşenlerin onları hayal kırıklığına uğratmasına hayıflandılar. Oğulları, kızları ve torunları olacak yaştaki gençlerle yoldaşlık ettiler. Saygıda, sevgide kusur etmeden ve kimselere göstermedikleri yalnızlıklarıyla baş etmeye çalışarak. Kağıda değil zihne yazılı o altın kuralı hiç unutmadılar; yolu dağlarla, kavgayla kesişen herkesi kendinden ayrı gayrı görmediler. Maddi yaşamın aldatıcılığına kapılmadılar. Önlerine dünya serilse mekaplarından, gerilla elbiselerinden ve kefiyelerinden başka kalıcı bir varlıkları olmadı.
Her duygu ve tutum keskindi onlarda
Çok yol yürüdüler. Dağlara, nehirlere, göllere, ovalara, yollara aşinaydılar. Bilmem kaçıncı kez aştıkları sınırlara da. Beşer-i zaafları yoktu sanki. Yoruldular mı bilinmez. Mesela neden korkarlardı? Hiç ağlarlar mıydı? Hangi yemeği severlerdi? Acıktıklarında dağ başlarında bir kuru ekmeğe talim ederken de, baş tacı edildikleri sofralarda otururlarken de aynı tadı alırlardı. Her duygu ve tutum kesin ve keskindi. Apocu kültürü yaratamayanlara, anlamsızlığın girdabında debelenip duranların, işini aşkla ve özenle yapmayanların kaçacak delik aradıkları öfkelerine tanıklık edenler de çoktu, bir şehit anasını ve gaziyi sükunetle ve sabırla dinlediklerini gören de. Onların olduğu yerde sırtınızı bir dağa yaslamış, bir çınar ağacının gölgesindeymiş gibi serinlerdiniz. Onlar yakınınızdaysa eğer siz güvendeydiniz. Acıdan kavrulduğunuzda soğuk bir su içer, üşüdüğünüzde dağ başlarında göğe ulaşan bir gerilla ateşiyle kemiklerinizi ısıtır gibi olurdunuz. Zamanın uzunluğundan değil, yoğunluğundan olsa gerek hiç ölmeyecekler sanırdık onları. Hepimiz inanmıştık buna.
İki söz ustası
Toplumsal hafızamızda böyle yer etti Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan. Herkese pay ettikleri yaşamlarının bendeki izlerine gelirsem… Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun söz ustasıydı. Rıza Altun, isabetli analizleri, çözüm odaklı perspektifleri, hiç sakınmadığı eleştirileri ve seni sana anlatır gibi güçlü gözlemleriyle yüzünüze tuttuğu aynada kendinizden kaçamaz, gerekçelere sığınamazdınız. Doğal otorite ve yazısız kanunlarla kendinizi hem güvende hissederdiniz. Bir o kadar disipline etmeniz gerektiğini de bilirdiniz. Aldanmak yoktu onun kitabında, dolayısıyla aldatamazdınız. Ali Haydar Kaytan ise sözleri bir dantel gibi işler, körelmiş duyguları, vicdanı ayaklandırırdı. Rıza Altun konuşurken düşünce ufkunuz, Ali Haydar Kaytan konuşurken kalbiniz açılırdı. İkisi farklı patikalardan ilerlediler sonuçta devrime çıkan. İkisi de en kestirme yolu keşfetmişti. Düşüncenin ve duygunun gücüydü bizi bugüne taşıyan.
Yürüdükleri yolun sevdasıydılar
Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun bu yolu çok sevdi. Sevdiklerini de bu yüzden yola kattı. Devrimi önce ailelerinde başlattı her ikisi de. Hatice ve Gülizar ananın kendi evlatları gibi gördüğü her devrimciye pay ettiği şefkati ve elde avuçta ne varsa önlerine koyduğu ekmeğin karşılığını ölçecek bir değer yoktu. Tek istekleri kendi öz evlatlarından ayrı tutmadıkları bu devrimcilerin kapılarını her daim çalmasıydı. ‘Kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ dedikleri türden bir direnç vardı hepsinde. Sürgünü, işkenceyi, zindanı vakur ve sebatla karşılamaları bundandı. Ailelerinde böyle bir dönüşümü yaratmalarından bilirdiniz devrime katkılarını. Bu anlattıklarım sır değil. Apocu geleneğin kaynağının berrak, gür ve kesintisiz akışını bilen herkes bunları görebilir. İlk tohumun yeşerdiğini, allı yeşilli morlu bir çiçek bahçesine ve giderek göğü delen ağaçlardan bir ormana dönüştüğünü. Onlar yaşamına yakından tanıklık edeni de, dilden dile dolaşan hikayelerini dinleyeni de aynı biçimde büyüleyebilir. Bir muamma dedim ama çözüyoruz böylece. Rojava’dan Bakûrê Kurdistan’a, Avrupa’da Kürdün yaşadığı her şehirden, uzak bir kıtaya kadar bizleri ortak acıda, kederde ve gururda birleştiren o devrimcileri anarak, hatırlayarak.
Değerlerimiz ekmek su kadar vazgeçilmez
On binlerce Kürdü buluşturan anmalardan birindeydim. Anladım ki hepimizi içine alan o şey boşluk değilmiş. Aydını, sanatçıyı, siyasetçiyi, şehit anasını, yol arkadaşlarını, yurtseverleri, aleviyi, êzidîyi, genci ve enternasyonali birleştiren ortak payda tarihin yapıcısı ve yazıcılarından öğrenmekmiş. Bizi biz yapan esas şeyi direniş kültürünü hatırlamakmış, düşmanını sevindirmemek için bugüne dek ağlamayan şehit analarının biriktirdiği gözyaşları imiş. Yoldaşlarının yasını yeterince tutamayanların yüzleşmeye korktuğu o yüzyıllık acının artık kapımızı çalmasıymış.
Affetmekmiş… Birlikte yola çıkıp da seni terk-i diyar eyleyenleri sitemkar bir bakışla, belli belirsiz bir gülümseyişle selamlamakmış. Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan’ın herkesi anlayabilecek sabrı, özgüveni ve iddiasının kaynağının kendi yollarından emin olduğunu anlamakmış. Affetmenin ve anlamanın bizim yola güvenmekle, yolda yürümekle ilgili olduğunu idrak edebilmekmiş. Bu yolda alnı açık başı dik olan yoldaşlarına sarılmak, onları ne kadar sevdiğini onların yüzüne söyleyebilmekmiş. Bizi bu denli kudretli kılanın o ilk tohumun meyvesi, çiçeği, dalları ve ağacı olan bu topluluk olduğunu görmekmiş. Şimdi artık onların tarihte taşları yerli yerine oturttuğu gibi kelimelerim yerli yerine oturuyor.. Tarih canlandı onları anarken. Tarih anlatısıydı her bir anma. Herkes, her şey birbirine doğru aktı. Bizim neyi sevdiğimiz, neye bağlandığımız netleşti. Köşesine çekilenleri, hakikatin gücü çekti bu topluluğa. Daldığı gaflet uykusundan uyananlar oldu. Acısını başkasının yarasına merhem kılmaya gelenler. Bizi biz yapan değerlerin kesiştiği o tarihsel andaydık hepimiz.
Tamamlandık ve yarım kaldık..
