‘İntikamımız kadın devrimi olacak’

- Haskar KIRMIZIGÜL
199 views
Her Kürdün bir yarası vardır, inceden sızlayan ve derinde saklı. Herkesin içinde sönmeyen kor bir ateş yanar. Kürdistan’da onur savaşı başladığı günden bu yana hükmünü sürer bu hakikat. Tarihin yapıcılarını tarihten silmek isteyen zulüm sahipleri direnmekten başka bir yol bırakmadığından bu yana hal böyledir. Herkesin hasrete, zulme, ölüme ve direnişe dair anlatacağı bir hikayesi vardır. Canının yongasını yitirmeyen, özlemeyen, acıyla yolu kesişmeyen Kürt yoktur.

Acısını, evinin duvarlarına astığı resimlerden taşan ışıklı gülüşlere sığınarak dindiren de vardır. Büyüyü bozacağını sanarak sonsuzca susan da. Herkesin acısı başka türlü sızlar. Bazen bir koku sızlatır yarayı. Ayrı kaldığı, yitirdiği kardeşi, evladı, yoldaşı ya da babasını hatırlatan bir leylağın, baharda açan iğde ağacının, yağmur sonrası toprağın, denizin ve ateşin kokusu… Bazen bir tat sızlatır yarayı. Onun sevdiği kirazlar kızardığında, sevdiği yemekler piştiğinde, çağla mevsimi geldiğinde, çay içtiğinde yara kanar, anılar canlanır.

Her Kürdün bir yarası var

Görmek de sızlatır yarayı. Ruhundan yükselen sesleri duyamayacak kadar kendinden uzaklaşmışken, yalnız bir ağaç gördüğünde, bir dostun albümüne baktığında, ufuklara daldığında, beyazın suskunluğuna yenilmiş bir kış gününde, sarının hüznüne batmış bir sonbahar sabahında seni canının yongasına götüren bir yolculuk başlar. Dokunmak da öyledir ve dokunamamak. Tüylü bir şeye dokununca huylanıyorsundur mesela. Artık şeftali bile yıkayamıyorsundur. Bir bebeğin yanaklarıyla, kadife bir kumaşla saatlerce oynuyorsundur onun gibi. Duyuların aracılığıyla kapını çalan acı, seni bazen adını bile tam öğrenemediğin bir dağa çıkarır. Mereto, Kato, Sümbül, Cudi ya da Gabar. O’nun son nefesini verdiğini söyledikleri o zirvede bir kayanın altına hapsolur ruhun. Zindanda aylarca kaldığı bir hücreye, işkencelerden sonra atıldığı karanlık bir kuyuya, bir tepeciğin yamacına kurulmuş bir mezar taşına, yerin yedi kat dibindeki bir sığınağa, bir evin bodrum katına. Her Kürdün inceden sızlayan bir yarası vardır. Dokunduğu, işittiği, baktığı ve kokladığı her şeyde ona yitirdiği, özlediği evladını, yoldaşını, yârini, dostunu, kardeşini hatırlatan bir şey vardır.

Paris: Minnetle nefret arasında sallanan kayık

Bir de herkesin acısının kesiştiği mekanlar ve zamanlar vardır… Bu mevsimde hepimiz kavganın, aşkın ve direnişin şehri dedikleri Paris’in en işlek caddelerinden birinde, Rue de La Fayette’yiz. Rüzgar esiyor sokaklarda. Sara’nın kızıl saçları değiyor yüzümüze sanki. Uğultular içinde seçebildiğimiz bir kadın kahkahasının Rojbîn’e ait olduğunu tahmin etmek güç değil. Yerin kaç kat altındaki o metrolarda koşturan insan kalabalığı içinde Evîn’in bu şehre yabancılığını hissediyoruz. Paris aklımız ve kalbimizin sularında minnet ile nefret arasında sallanan bir kayık gibi. Bizi en kıymetlilerimizden ayırdığı için nefret ve katillere öfkemizi direnişe çevirdiğimiz bir şehir olduğu için minnet duyduğumuz bir şehir. Zamanın hükmü işlemiyor Paris’e. On yıl önce üç Kürt kadınının bedenine saplanan o kurşunlar içimizde ince bir sızıya dönüşüyor. Kara kışta, sokaklarını arşınladığımız bu şehire yağan karla değil, adaletsizlikle ürperiyor içimiz. Bizi ısıtan ise fitilini o gün ateşlediğimiz direnişimiz oluyor. Sokaklarda haykırdığımız ‘adalet’i muktedirlerin getirmeyeceğinin farkındayız. O günden bu yana haklı kavgamızın meşruluğunu dünyaya duyurmak için çalışıyoruz. Sara, Rojbîn ve Ronahî gibi inandık ve aşkla bağlandık bu kavgaya. Bizi katledenlere ve onlara yol açan erkek egemenliğine ‘acının büyük öğreticiliği ve yol göstericiliğinin olduğunu’ anlatmak bize düşüyordu. Derisi acıyla kaplı, hücreleri direnişle örülü Kürdün başka bir seçeneği yoktu. Sara’nın, Rojbîn’in, Ronahî’nin aşık olduğu bu kavganın haklılığını, derinliğini, güzelliğini dünyaya anlatmaktan başka bir yol yoktu. Acısını toplumsal bir güce dönüştürmek ve kadın devriminin ilerleyişini hızlandırmaktı tüm gayesi. Öyle de oldu. Kürt kadınının uzun yıllar boyunca yalnız yürüdüğü bu yolda ödediği bedeller, öğrendikleri, başardıkları, yarattıkları, çoğalttığı değerler dünya kadınlarının beslendiği bir kaynağa dönüştü.

İntikamımız kadın devrimi olacak

On yıl sonra, Kürtlerin yolu ve acısı yine Paris’in en işlek caddelerinden birinde kesişti. Kürt kadın hareketinin öncü isimlerinden Evîn Guyî, direnişle sanatı ören Mîr Perwer ve Abdurrahman Kızıl’ın katledildiği Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi’nde. Paris, Kürdün acısının ve direnişinin toplumsal ifadeye kavuştuğu bir şehir oldu. Herkesin sızlayan yarasını kanatan, özleneni, yitirileni hatırlatan.. Ama bu kez naifliğin, sabrın sözü geçmedi. Adaletsizliğe öfke, yitirmenin acısı keskin bir kılıca dönüştü. Adaleti muktedirlerden beklemek yerine ‘intikamımız kadın devrimi olacak’ yemini içildi. Bu öyle bir yemin ki ölümü, zamanı, mekanı ve kadın devriminin ilerleyişini durdurmak isteyen gafillerin hesaplarını alt üst etti. Öyle bir yemin ki her Kürdü yarasından tutup birleştirdi. Bu öyle bir yemin ki Kürde tüm zamanlara yetecek, zulmün her biçimine direnecek kararlılığı bahşetti. Öyle bir yemindi ki sabrın, beklentinin, acının, unutmanın, alışmanın, çaresizliğin zavallılığını yıkıp, yerine direniş ve öfkenin toplumsallaşmasından doğan o muhteşem gücün yenilmezliğini inşa etti.

Yemine sadık kalmak

Yemin, sözünden dönmemektir ve Kürdün zamanı Paris’te durmuştur. O vakit zamanın durduğu o anda, kalpten verdiğimiz yeminleri hatırlayalım. Her iki katliam haberini aldığımızda maddiyatın, mecburiyetin, hastalığın ve bizi devrim yürüyüşünden alıkoyan kırgınlıklarımızın, gerekçelerimizin üstüne bastığımız gibi ilerleyelim bugün de. Bu uzun yolu yürürken bir kez olsun sendelememiş, dönüp ardına bakmamış; kendi deyimiyle, ah demeye utanmış Sara gibi olalım. O’nun gibi direnelim zamana. Zamanın bizden alıp götürdüğü şeyler ilkelerimiz, inancımız, iddiamız ve radikalliğimiz olmasın. Yılları, yaşanmışlıkları layığını bulmamış bir çaba olarak görmek yerine öğrenmenin en sağlam yolu olarak görüp ilk günkü kadar temiz kalalım. Bu devrime iğne ucu kadar katkısı olandan ömrünü vermiş bir savaşçıya kadar her değeri kutsal bilelim. Ve Rojbîn gibi olalım. Dokunduğu her yere sevinç taşıyan gülüşlerimiz olsun. Sözümüz küçük pratiğimiz büyük olsun. Çaldığımız her kapıdan istediğimizi alarak dönelim. Evîn gibi olalım. Sitemsiz, şikayetsiz yürüyelim. Dağları şehirlere taşıyalım. Oradaki sadeliği, seçkinliği, fedakarlığı, paylaşımı buradaki toplumsal ilişkilerimizin mayası yapalım. Leyla gibi olalım. Bizi biz olmaktan alıkoyan tüm ilişkilere, bağımlılıklara inat kararlı olalım.

Adaleti muktedirler getirmez

Devrim yürüyüşüne ikirciksiz, kaygısız katılalım.  Bu devrimci kadınları duvarda bir resim, yeni doğmuş bir bebeğe verilen isimden ibaret görmeyelim. Onların sonsuz fedakarlıklarına cevap olamadığımız için hayıflanmak yerine öncü kadınların sırtını dayayacağı bir kaya gibi sağlam duralım. Düşledikleri yaşamı kendi ilişkilerimize, beklentilerini mücadelemize yansıtalım. Adaleti bize muktedirler getirmez. Katliamın ardındaki karanlık bu biçimde aydınlanmaz. Adaleti sağlamanın, katliamcılarla hesaplaşmanın bir tek yolu var; zamanın durduğu o anda yaşamak, kalpten verdiğimiz yeminleri hatırlayarak. Hepimizin acısının kesiştiği Paris’i hesaplaşmanın, intikamın (kadın devriminin) mekanı yaparak..