Beritan’dan Sozdar Goyi’ye direniş geleneği…

329 görüntüleme

Rojava’nın Cezire Kantonu’ndayım.F-SOZDAR - MÜNEVVER ÖREN 4

İlk defa geliyorum Kürdistan’ımızın bu parçasına…

Semalarını toz katmanı kaplamış. Bu bunaltıcı sıcağı hissetmesem “yağmur yağdı yağacak” diyeceğim.

Petrol yakıcılar yol üzerinde ayrı bir hat çizmiş kendilerine… Varillerden yükselen kara dumanlar sağlı sollu adeta bir koridor oluşturmuş arabamızın ilerlediği yola… Daha ilk haftasını doldurmamış Zaferin yaşandığı yere bayağı bir mesafe olduğunu bilmesek, esas savaş buradaymış sanacağız…

Eylül’ün başında olmamıza rağmen sıcak kavurucu… Ömrü hayatımda bir günde dört litre su içmişliğim yoktu. Ama artık oldu!…

Arabanın kliması var olmasına var da, camdan üzerime vuran güneş ısıyı iki katına çıkarıyor. Bacaklarım ve gövdemde bir ateş topu hissediyorum. Düşünmemeye çalışıyorum sıcağı… Arada asayiş noktalarında durunca camı açayım diyorum, dışarıdan içeriye doğru sıcaklık ordusu dalıyor ve içerideki serinliği adeta çalıyor…

Şoför Qamişlo’lu Ahmet. Yöresinin sıcaklığını bildiğinden yola çıkmadan içi tamamiyle buz olan iki pet şişeyi koyuyor arabaya. Önce anlam veremiyoruz ama işte yukarıda bahsettiğim sıcaklığı yaşadıktan sonra ‘hııı bunun içiiin’ diyorum içimden. Çünkü 10-15 dakika geçmeden tüm buz eriyerek suya dönüştü…

Heval Ahmet, gittiğimiz yol güzergahındaki köy, kasaba, nahiye hepsini tanıyor. Seviniyorum. İnsanın yanında bulunduğu coğrafyaya ait kişiler oldu mu güven hissi artıyor. Anlatıyor birer birer… ‘İsimleri nelerdi?’ demeyin sakın. İki ay geçti üzerinden ve hatırlamıyorum çoğunu. Fakat ‘nereye yol alıyorsunuz?’ diye sorarsanız; Cezaa’ya. 15 gün insan üstü direnen savaşçılara misafir olmaya…

İlk durağımız Til Koçer. Diğer adıyla Rabia. Yolumuzun Cezaa’ya çıkması buradaki YPJ komutanı Sozdar Cudi’nin onayına bağlı. Bulundukları yerin hemen sınırındaki asayiş noktasına gelene kadar aramıyoruz. Geri gönderilmemek için kurnazlık yapıyoruz yani.

Telefon açılıyor, kapıda olduğumuzu söyleyince “neden geldiniz, savaş bölgesi burası… vb.” sesini arabanın arka koltuğundaki yol arkadaşlarım Roza ve Arjin bile duyuyor. Öyle bir yapmışız ki, döndürülmek imkansız. El mahkum içeri alıyorlar bizi.

Komutan Sozdar bizi karşılarken gülüyor. Bu iyiye işaret. Biz ondan fazla gülüyoruz hep bir ağızdan.

Mevzilendikleri binaya geçiyoruz. Buz gibi sularından ikram ediyorlar. Ne de olsa dolapları var. Buna seviniyorum. Çünkü sıcaklık neredeyse 50 derece. Yaprak bile kımıldamıyor. Serin suları da olmasa nasıl savaşacaklar!

‘Nerden nereye, ne yapmak istiyoruz?’ hepsini soruyor komutan Sozdar. Biz de birer birer anlatıyoruz. Hemen Cezaa’ya geçebilirsek çok sevineceğimizi söylüyoruz. Yanıt olumlu.

Şoför arkadaşa başta olmak üzere bir sürü nasihatin ardından yolculuyor bizi…

Ağzımız kulaklarımızda arabaya biniyoruz ve Ahmet yoldaş basıyor gaza…

Cezaa’ya doğru…

Hemmedi El Daham Aşireti’nin (Şammar) YPG ile ortak tuttuğu birkaç kontrol noktasını geçerken ister istemez irkiliyorum. Uzun saçlı ve sakallı bu güvenlik görevlileri –benzetmek doğru olmayacak ama- IŞİD’lileri andırıyor. Bunu hisseden heval Ahmet gülümseyerek hemen söze giriyor ve “YPG ile güç birliği yapmış Arap aşireti üyeleri bunlar. Birçok yerde güvenliğe dahil oldular” diyor. Bu söylem rahatlatıyor beni. Geçerken belli-belirsiz gülümsüyorum kontrol noktasında.

Kısa süre sonra, IŞİCatismanin yasandigi okulD çetelerinin yakıp yıktığı bir mezranın yakınında arabayı durdurup fotoğraflıyor ve görüntüsünü alıyoruz. Bulunduğumuz yerden Cezaa görünüyor artık.

Kasaba’ya girmeden çevresindeki hendekler dikkatimizi çekiyor. 500 metre ileride küçük bir yükseltiyi gösteren heval Ahmet “Orası şimdi YPG’nin elinde. Eğer orası düşerse Cezaa da düşer” diyor. Şaşırıyoruz. Çünkü 20 metre yüksekliği bile yok! Ama dümdüz ovada özellikle de savaşta çok stratejik olabiliyor böylesi yükseltiler. Adına Kürtçe “Gir” Arapça ise “Tıl” deniyor bu yükseltilerin.

Henüz kafamda çekim planını tamamlamamışken Cezaa Kasabasına giriyoruz.

Gülnaz Karataş’ın ruhu Cezaa’da…

Büyük bir savaşın yaşandığı belli olan harabe evlerin gölgesinde bize gülümseyen YPG ve YPJ’lileri görünce çekim planı filan kalmıyor kafamda. Arabadan hızla iniyoruz. Bu gencecik çocuklarla selamlaşıyoruz.

Meğer Sozdar Goyi komutasındaki 10 kadın savaşçının yaşamını yitirdiği okulun önünde durmuşuz. Soru sormamıza bile gerek kalmıyor. Arkadaşlarına son görev için anlatmaya başlıyorlar kadın savaşçıların kahramanlığını.

Bir savaşçı çatışmalar başlamadan bir saat önce gelmiş yanlarına kadın savaşçıların. “Hepsi mevzilerindeydi, moralleri çok yüksekti” diyor genç savaşçı. Öbürü, bizi hemen okulun içine çekecek şekilde anlatmaya başlıyor; “İlk saldırı şu hendeklerden sızma yaptıktan sonra ağır silahlarla başladı” diyor ve devam ediyor “kadın arkadaşlar çatıda mevzideydi. Hemen karşılık verdiler. Biz ilerideki binanın çatısındaydık. Oradan çok net görünüyordu. Zaten kısa süre sonra bizim bulunduğumuz binayı da tanklarla vurmaya başladılar. Kadın arkadaşlar saatlerce ellerindeki ferdi silahlarla bu ağır silahlara karşı direndi. Musul’dan Irak ordusunun takdim ettiği silahların hemen hepsini bu üç metre yüksekliğindeki okulun üzerinde denediler. Kadın arkadaşlar son mermilerine kadar savaştı.”

Yürüyerek anlatan bu genç savaşçı YPJ’lilerin mevzilerinin yukarıda olduğunu söyleyerek önümüze koyuldu. Merdivenler adeta yok olmuş duvar ve çatının yıkıntıları arasında.

Yukarı çıkıyoruz, ağır bir koku adeta asılı kalmış… Damın üstünde neredeyse mermi kovanlarından bir tabaka oluşmuş. Bu manzara Sozdar ve yoldaşlarının nasıl bir direniş sergilediğinin sözsüz anlatımıydı bizim için…

Sozdar’ın bölüğünden ama savaş başladığında başka mevzide olan kadın savaşçılar arkadaşlarına ait eşyaları topluyor gözlerinde hüzün… Soru sormak o kadar zor ki! Ama onlar dirayetli; “Heval Sozdar’ın mevzisi şu, son mermisine kadar savaşmış. Silahı çetelerin eline geçmesin diye de parçalamış, aynı Beritan (Gülnaz Karataş) gibi.”

Diğer kadın savaşçı dahil oluyor anlatıma, “Zaten görüyorsunuz. Hiç savaştan anlamayan bir insan bile burada müthiş bir direnişin olduğunu anlar. Kadın direnişçiliğinin geleneği yeni değildir Kürtlerde. Yoldaşlarımız nasıl ki Beritanlardan, Beselerden, Zilanlardan direniş geleneğini devraldı, biz de bu yoldaşlarımızın intikam sözünü vererek, onların hayallerini gerçekleştirmek için kanımızın son damlasına kadar savaşacağız!”

 

Catismanin yasandigi okul 2

Yoldaşlarını kaybetmenin hüznü ile direnişlerinin verdiği gururu hissedebiliyorum ses tonlarında ve duruşlarında.

Henüz arkadaşlarının döktüğü kan kurumamıştı… Kavurucu güneşin altında, yıkıntılar arasında onlara ait olabilecek en küçük şeyi bile bırakmak istemiyorlardı. Çünkü savaşın ilk gününde şehit düşen arkadaşlarının cenazelerini ancak 15 günlük tarihi direnişin ardından alabilmişlerdi. Dama ilk çıktığımızdaki o keskin kokunun sebebi de buydu…

Tank ve toplara karşı ‘inancın zaferi’ 

İlk defa sıcak savaşın yaşandığı bir mevziye gelmiştim. Ve gerçeği söylemek gerekirse bu çocuklar bizi kurdukları cümleler ve edalarıyla allak-bullak etmişti. Çoğu insan ömrünün toplamında yaşayamayacağı şeyleri 15 gece ve gün içinde soluksuz bir savaşla yaşamışlardı.

Saygı duydum ve bunu hissettirmeye de çalıştım…

 

Sozdar ve arkadaşlarının yaşamını yitirmesinin ardından çatışmanın yoğunluğu kasabanın diğer ucundaki dört katlı binanın çevresinde yoğunlaşıyor. Oraya doğru yol alırken, önünden geçtiğimiz bütün ev ve yapılar sadece savaş filmlerinde izlediğim sahnelerde vardı. Gerçek bir savaş görüntüsünün insanın ruhuna nasıl işlediğini anlatmanın imkansızlığını yeri gelmişken söylemem gerekir!..

Çevresi iki metrelik duvarlarla çevrili okulun önüne geldiğimizde, YPG ve YPJ’liler kavurucu sıcaktan korunmak için en alt kattaki gölgelik bölümde sohbet ediyorlardı. Bizi içtenlikle selamladılar.  Aynı içtenlikle karşılık verdik. Sonra binanın içine kaydı gözlerim “Ya rabbim buradan nasıl sağ çıkabilmişler!” sözlerini önce kendime ardından da dayanamayıp savaşçılara yönelttim. Gülüşü hala gözlerimin önünde olan erkek savaşçı gayet net bir biçimde, “İçimizdeki özgür yaşam inancı ve Apocu ruhla!” dedi. Sözlerin netliği ses tonuna yansımıştı ve bu hayranlık uyandırıcıydı.

 

Okulun ici

Bu cevapla cesaretimi toplayarak “Bu binanın hikayesini kim anlatacak bize?” sorusunu ortaya soruverdim. Bütün gözler bana ilk yanıtı veren genç savaşçıya döndü. En girişkenleri olduğu her halinden belliydi. Vakit kaybetmeden tüm kasabayı görebileceğimiz, en üst kata çıktık. YPG bayrağının dalgalandığı mevziyi seçti genç savaştı ve “burada yapabiliriz röportajı” dedi.

“Uzunca anlatacağımız bir şey yok” diyerek başladığı cümlelerini Ortadoğu uzmanlarına taş çıkartacak şekilde devam ettirdi: “IŞİD aslında egemen güçlerin yarattığı bir canavardır. Kürtlerin hiçbir zaman bir güç olması istenmedi. Tarih boyu yaptıkları ve bizim de ilk defa karşılaşmadığımız bir gerçeklik İŞİD. Bugün adı böyledir, yarın başka bir şey… Irak’ın göbeğindeki koca Musul şehri nasıl iki saatte hiçbir direniş olmadan ele geçirilir? İŞİD orayı almadı, Irak ordusu onlara hediye etti. Hem de bir orduya aylarca sürecek savaşta yetecek cephane ile birlikte! İşte oradan kapıp geldikleri silahların tümünü bize karşı kullandılar. Ama yanıldıkları bir nokta vardı; belki ağır silahlarımız yoktu ama inancımız ve direniş kararlılığımız vardı. Bir amaç uğruna kendi topraklarını savunmak başka bir şeydir, sahte islam anlayışı ve talana dayalı yağmacılık başka bir şeydir! Onları Kürdistan topraklarında barındırmayacağız!”

En fazla 20-21 yaşında olan bu genç bizi kendine hayran bıraktıktan sonra röportajı noktalıyoruz.

Ardından birkaç savaşçıyla daha görüşüyoruz. Onlardan özellikle anmak istediğim biri var. Gerilla Kobane adlı YPJ’li. Zira Kobane savaşının ilk haftalarında yaşamını yitirdi. Televizyonda fotoğrafını gördüğümde içimden bir şey koptu sanki “IŞİD çetelerinin topraklarımızda nefes almasına müsaade etmeyeceğiz! Kadın savaşçılar olarak buradan Önder APO’ya selam gönderiyorum ” sözleri geldi aklıma ve ışıl ışıl parlayan gözleri…

 

Cezaa-Vedalasma

 

Ayrılık hep zor, hele bu yiğitlerden!

İşte bu gencecik savaşçılar, bizi insanlığımızla tekrar yüz yüze getiriyor…

Hep gülüyorlar, ya rabbim nasıl da güzel gülüyorlar ve ne yakışıyor onlara gülmek… İçime gülüşlerini işliyorum ve dualar ediyorum “Mezopotamya’nın melekleri bu yiğitlerin üzerinden kanatlarını eksik etmesin, kara bulutların onlara yaklaşmasına izin vermesin…” diye. Sımsıkı sarılıyorum her birine teker teker, kucaklaşmayı yeni keşfeder gibi…

Onları öylece orada bırakıp gitmek istemeyen yüreğimizden dilimize gelebilenleri söylüyoruz söylemesine ama nafile… Öyle anlar vardır ki; zamanın donmasını istersin, ama zaman akıp gitmek zorundadır. Hayatın adaletsizliğini bir kez daha tadıyorum… Ve bizi zafer işaretleri eşliğinde yolculuyorlar… Gözüm arkada kalıyor…

Dönüşümüz güneşin batışına denk geliyor, hüznün içinde demleniyorum adeta…

***

İki ayını geride bırakan Kobanê’deki destansı direniş öncesi Cezaa zaferinin yaratıcılarını anmamak, büyük bir dirayetle topraklarını savunan bu kahramanlara haksızlık olurdu…

Bu yazıyı gecikmiş bir özür olarak kabul edin…