Şiddete ‘dur’ diyebilmek

- Site varsayılanı
306 görüntüleme

Kadına yönelik şiddet hızından hiçbir şey kaybetmeden devam ediyor. Kadınlara yönelik şiddetin bütün biçimleri, korku ve sindirme yoluyla kadınlara boyun eğdirmenin ahlaksızca yöntemleri olarak iş görmektedirler. Şu anda dünya çapında binlerce kadın, devletlerin gerek savaş yoluyla gerekse de devletin alt ve üst yapı kurumlarıyla uyguladığı sistematik şiddetin yanı sıra eşlerinden, babalarında ve erkek kardeşlerinden dayak yiyor, şiddet görüyor. Birileri namus adına öldürülüyor, birilerinin yüzüne kezzap dökülüyor, birilerinin boğazı kesiliyor, birileri recm ediliyor, birilerinin boynuna ip dolanıyor ve birileri bombalar altında öldürülüyor. Binlerce kadın tecavüze uğruyor, işkence görüyor, gözaltında kaybediliyor ya da kaçırılıyor. Fuhuş bataklığına binlerce kadın saplanıyor. Ve fuhuş bugün uygarlık sisteminde bir sektör haline gelerek kadını tüketiyor. Yaratılmak istenen yeni sömürge alanları nedeniyle ‘terör’ adı altında kirli savaşlar süre geliyor ve bu savaşın en fazla mağduru yine kadınlar oluyor. Çünkü ataerkil sistemin şiddet kültürü o kadar geniş bir yelpazeyi kapsar ki; kadın yaşamının her anı bir şiddet biçimiyle denetlenir, köleliğin sınırları yeniden çizilir. Kimi zaman görünür bir şiddet aracılığıyla, kimi zaman da içselleşmiş köleliğin yarattığı oto-kontrolle varlığını sürdürür.

Şiddet hangi zihniyetin ürünü?

Böylesi bir girişle şiddete yönelik bir tanım geliştirmek istedim. Öncelikle şiddeti doğru tanımlamak önemlidir. Son süreçte Türkiye gündeminde de bu soruna dönük yapılan önemli tartışmalar söz konusudur. Fakat kadın sorunu öylesine köklü ve derin bir yapıya sahiptir ki onu bu bütünlük ve derinlikte ele alıp irdelemedikçe doğru bir sonuca da ulaşılamaz. Şiddet bu biçimiyle ele alınıp tartışılmazsa, aşılmasına dönük ciddi bir mücadele içinde de olunamaz. Öncelikle bu soruların cevaplandırması gerekir. Şiddet hangi zihniyet ve sistemin ürünüdür? Eğer “şiddet ataerkil zihniyetin ve sistemin sonucudur” diye bir tespitte bulunursak sorunu doğru tanımlamış oluruz. Doğru tanımlanan bir sorun da kendisiyle çözüm zeminlerini geliştirir.

Şiddet sorunu çarpıtılmaktadır

Bir sorunun gündeme girmesi önemli, ancak nasıl gündemleştirildiği daha da önemlidir. Şimdi AKP hükümeti çevresinde özellikle en son hazırlanan şiddete yönelik karar tasarı temelinde bu soruna yaklaşım içinde olmak ne tarihten, ne toplumdan, ne kadından ne de sistemden bir şey anlamamak demektir. İktidarcı zihniyet temelinde ele alınan şiddet sorunu doğru tanımlanmadığı gibi, muğlâklaştırılmakta, çarpıtılmaktadır. Bu tür yaklaşımlar en fazla da şiddeti meşrulaştırmaktadır. Yine bu tür yaklaşımlar sonucudur ki Türkiye’de şiddet oranlarında önemli bir artış yaşanmaktadır. Bu artış eril siyasetin bir sonucu olarak gelişmektedir. Öncelikle Kürdistan’da tekrardan diriltilen kirli savaş konsepti ile şiddet yeni biçimlerle süreklileştirilmektedir. AKP hükümetinin faşizan- militarist yaklaşımları sonucu şiddet tekrardan artışa geçmiştir. Bu savaşın önü alınmadıkça, bu militarizme ‘dur’ demedikçe şiddet ölümcül bir mekanizma olarak tüm toplumu vurmaya devam edecektir. Bu şiddet sadece kadını vurmuyor, toplumun tüm kesimlerini vuruyor, vurmaya devam ediyor. Öyle ise şiddet sorunu bir toplum sorunudur ve bu boyutta ele alınmasına ihtiyaç vardır. Şimdi “kadın dekolte giydiği için erkek tahrik olmuştur” diyen ve “tecavüze uğrayan kadın, tecavüz eden erkekle evlendirilecek” kararını alan bir zihniyetten ne beklenebilir? Böyle bir zihniyetin kendisi tecavüz karakterine sahip değil mi? Tecavüzü meşrulaştırmak tecavüzcü bir zihniyetin sonucudur. Yine “kadın erkek eşit değil, olamaz” diyen Erdoğan’ın cinsiyetçi, militarist anlayışla biçimlenen AKP kadına yönelik şiddet sorununu ne kadar doğru tartışabilir? Kadınların ve çocukların katline fetva veren bir zihniyet, bu soruna nasıl doğru bir yaklaşım içinde olabilir?

kadina siddet

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiddet kadını ezmenin aracıdır

Kadınlık salt biyolojik bir olgu değildir. Bir kadının nasıl düşündüğü, kendisini ve hayatı nasıl algıladığı önemlidir. Ataerkil sistem içinde bir bozulmayı yaşayan kadın, bu zihniyeti kendisinden başlayarak çözme ve aşma gücünü ortaya koymazsa, sonuçta yaşanan kaçınılmaz olarak benzeşmedir. Farklılıktan ziyade tabi olmaktadır. Bu da daha fazla özsel olarak yozlaşmadır. Nasıl yansıyor bu yozlaşma; işte kadın kavga anında banyoya gitmesin sıcak su var, mutfağa gitmesin bıçak var, ara sokaklarda tek dolaşmasın, dışarıya çıktığında çantasına sprey koysun! Gerçekten traji-komik bir durum. Oysa ki şiddet olgusu bugün toplumda sistematik bir biçimde yaşam bulmaktadır. Ve buna neden olan iktidarcı-devletçi zihniyet ve ona dayalı gelişen yapılanmalardır. Şiddet kadını ezmenin, denetim altına almanın bir aracı olarak, ataerkil sistem tarafından hala çok ciddi bir biçimde kullanılmakta ve yaşamın her alanına nüfuz etmeyi sürdürmektedir. Mısır’da öğretmen bir kadının herkesin gözü önünde dövülmesi, yine Mısır’da tutuklanan kadınlara bekâret testinin yapılması bunun sonucudur. Tüm bu uygulamalar aynı zamanda insanlığın da bir ayıbıdır.

Kadın karşısında tahrik olan erkek!

Ataerkil sistemde her zaman elmayı ısıran Havva karşısında tahrik olmaya hazır bir erkek kültürü vardır. Kadının kaybolduğu ve kaybedildiği bir tarihte sadece “şiddet’’ adına hatırlanır olması sömürgecilik tarihinin de kanlı simgesidir. Cinsiyetçi toplum da bu kayboluşun eseridir. Bu nedenle şiddete karşı mücadele erkek kültürü ve erkek egemen sistem ile bir bütün mücadeledir. Ataerkil sistem kadınlara yaşamın her alanında topyekûn bir saldırı zihniyeti ve sistemidir. Bu nedenle kadına yönelik bu kadar şiddetin, saldırının sorumlusu egemen erkek sistemi ve onu uygulayan toplumdur. Kadına karşı şiddet toplumun ahlaki anlamda yozlaşmasının bir sonucu olarak gelişmektedir. Bu anlamda ataerkil zihniyet ve ona dayalı tüm yapılanmalarla topyekûn bir mücadele kadın kurtuluşu, özgürlüğü için temel neden olmaktadır. Bu sistem ve yapılanmalar değişmedikçe kadın köleliği, istismarı, metalaştırılması ve kadın katliamları da bitmeyecek. Aile ve kadın-erkek arasındaki ilişki düzeyindeki erkek egemenliğini sürekli üreten gerçeklik çözümlenme ise; eşitlik, özgürlük, demokrasi, ahlak, politika alanında da güçlü bir gelişim yaşanmayacaktır. Böylelikle özgürlük idealleri ve hayalleri kırılmaya mahkûm kalacaktır. Özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin ve ahlakın gerçek anlamı kadın ve erkek ilişkilerinde yaratılacak olan özgürlük düzeyi ile eş değerdedir. Sosyal alanda aşk, evlilik ve ilişki kavramlarını özgürlük bilinci temelinde sorgulamak ve dönüştürmek elzemdir. Bu ele alış köleliği yaratan tüm zihinsel yapılanmalardan, bunun ruh ve duygu dünyasından kadınların kopmasına yol açacaktır. Kadını zihinsel, ruhsal ve fiziksel olarak değişip-dönüştüren, yeniden yapılandıran bir sosyal yaşamı yaratmak gereklidir. Ancak bu şekilde erkek aklının zihinsel, ruhsal ve duygusal acımasızlığına karşı güçlü bir direniş ve alternatif yaratılabilinir.

Sistemin tuzaklarına düşmeyelim

Soruna bu kapsamda yaklaştığımız oranda çözümünde de güçlü mücadele içinde olabiliriz. Kadınlar olarak sadece bugünümüz değil geleceğimiz de tehlike altındadır. Ortak sorunlara sahibiz ve çözümleri de ortak geliştirmemiz gerekiyor. Ancak ataerkil sistem dinsel, etniksel kimlikler aracılığıyla bizlere her zaman kirli ve sinsi tuzaklar kurmaktadır. Ve çoğunlukla da bu tuzaklara kapılıyoruz. Oysa ki ırkımız, dinimiz ve dilimiz, rengimiz ne olursa olsun sonuçta kadınlar olarak ortak sorunlara sahibiz. Farklılıklarımızı da gözeterek ancak en fazla da ortaklıklarımızı öne sürerek daha güçlü bir mücadele içinde olabilmeliyiz. Mücadele alanında bıraktığımız her boşluk bize kanlı bir biçimde geri dönmektedir. Daha fazla boşluk bırakmadan Hep birlikte mücadele ederek “ŞİDDETE DUR” diyelim.