TC’nin “Anti-Kürt” politikası

- Eren KESKİN
231 görüntüleme

T.C. Devletinin kuruluşu, bir “yalan”a tekabül ediyor.

Devletin kuruluşu, ‘bir devrim’ olarak sunulmasına rağmen aslında, 1915 soykırımını gerçekleştiren, zihniyetin bir devamı söz konusu idi.

Soykırımı gerçekleştiren kadrolar kurdu Türkiye Cumhuriyetini. ‘Yalan’, ‘yeni yalanlar’ ile kendisine, ‘meşruluk’ kazandırmaya çalıştı.

Coğrafyamızda yaşayan etnik, dinsel, inançsal tüm kimlikler, ya yok edildi ya da yok sayıldı.

Oluşturulan, ‘Türk-İslam sentezci’ resmi ideolojiyle beslenen zihinlerden, milliyetçi-ırkçı bir toplum yaratıldı.

Soykırım mağduru halklar, başta Ermeniler olmak üzere coğrafyayı büyük oranda terk ettiler. Kalanlarda, ‘görünür olmamayı’ tercih ettiler. Aslında onlara başkaca şans da bırakılmamıştı.

Devlete ve onun resmi ideolojisine karşı mücadele eden tek halk Kürtler kalmıştı.

‘Oyunu bozan’ Kürtler oldu.

Dört parçaya bölünmüş Kürdistan, yıllardır bir savaşın içinde.

Bu savaşın en yoğun yaşandığı parça da, Kuzey Kürdistan dediğimiz bölge, yani bizim coğrafyamız.

Kürt halkının kendisine dayatılan savaşa PKK ile cevap vermeye başlaması ile birlikte, yeni bir süreç başladı.

PKK’ nin savaşa başlamasından önce de, Kürdistan’da kan akıyordu.

Ağrı, Dersim ve diğer katliamlar yaşandığında, Seyit Rıza idam edildiğinde, Şeyh Sait katledildiğinde PKK yoktu.

PKK, TC devletinin bu, ‘zor’ politikasına karşı kuruldu ve gelişti. Ve sonuçta Kürt halkı, en değerli varlıklarını emanet etti PKK’ ye, yani çocuklarını… Ve PKK giderek bir halk hareketi haline geldi.

PKK sonrası, devletin Kürt halkına karşı geliştirdiği ‘kirli savaş’ yöntemlerinin, insan hakları savunucuları olarak çok yakın tanığı olduk.

Yakılan köyler, bombalanan binalar, işkencede gözaltında kaybedilen insanlar, kontrgerilla cinayetleri ve daha birçoğu…

İnsan aklının alamayacağı, vicdanların kabul edemeyeceği binlerce olay yaşandı Kürdistan’da…

Söz konusu dönemde, TC devleti bir yandan militarist gücü kullanırken, bir yandan da Hizbullah’ın bir kanadını, ‘kontra güç’ olarak kullandı.

Yaşanan acı olayların bugüne dek failleri yakalanmadı ve açıklanmadı.

Kürt sorununun en, ‘can alıcı’ süreçlerinden biri de, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bir komplo sonucu Türkiye’ye getirilmesi dönemi oldu.

Öcalan’ın ilk 12 avukatından biri olarak, o sürecin de yakın tanıklarındanım.

Öcalan’ın yargılanma şekli, hapis koşulları, başından itibaren gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukukun dışında gelişti.

İmralı cezaevi, özel bir statü ile yönetildi daima.

Öcalan’ın, başından beri yaptığı tüm barış çağrıları, PKK’nin aldığı ‘ateşkes’ kararları, hiçbir zaman TC açısından karşılık bulmadı.

Ve adına, ‘barış süreci’ denilen bir sürece gelindi…

Bu süreç Kürt halkı açısından, büyük kabul gördü. Ancak T.C devleti, bu süreçte de üzerine düşen hiçbir görevi yerine getirmedi.

Sürekli, Kürtçe televizyon ve konuşma özgürlüğü dile getirildi.

Ancak bunlar, zaten Kürtlerin doğal hakkı idi. Ve tüm bu haklar için öylesine büyük bedeller ödendi ki, alınan bu haklar, ödenen bedellerin karşınızda çok da yeterli değildi.

Ortadoğu’da 4 parçaya bölünmüş coğrafyası nedeni ile Kürt sorunu hiçbir zaman, ‘tek devletin’ sorunu olmadı.

Emperyal güçler ile işbirliği içinde parçalanan bu topraklar, ‘uluslararası bir sorun’ olarak varlığını devam ettirdi.

Kürt halkının, ‘baş eğmeyen’ tavrı ve mücadelesi bugün artık, tüm dünya tarafından kabul edilen, ‘Kürt hareketini’ bu noktaya getirdi.

Ortadoğu’da, ‘bölgeyi belirleyen güçlerin’ desteği ile ortaya çıkan ve özellikle T.C’nin yanlış Suriye politikaları nedeniyle iyice gelişen ve halkların başına, ‘bela’ olan, insanlık düşmanı şiddet örgütü IŞİD’e karşı YPG ve YPJ’nin verdiği mücadele, Ortadoğu’da yaşayan halkların ve laisizmin, ‘tek güvencesi’ haline geldi. Bu durumu ile artık, Ortadoğu’da Kürt hareketi, ‘dikkate alınmak zorunda kalınan’ bir harekete dönüştü.

7 Haziran seçimlerinde, HDP’nin baraji aşması ve %13 gibi bir oy alması, demokratik siyasi alanda da Kürt hareketine olan güvenin ve sempatinin yaygınlaşmasına neden oldu.

Gelinen nokta; TC devletini yönetenleri, derin bir, ‘kızgınlığa’ yöneltti. Özelikle, ‘hırsı sınır tanımayan’ cumhurbaşkanı Erdoğan, sonunu hiç düşünmeden, ‘gemileri yakma’ kararı aldı.

İmralı’da Öcalan’a yönelik tecrit 16’ıncı yılında daha da arttırıldı.

Gülen cemaati ile arası bozulunca, Türk derin devleti ile ‘büyük uzlaşma’ya giden Erdoğan, kendi hırsları adına savaş kararı aldı.

O’na biat etmek durumunda olan AKP de bugüne dek verdiği bütün sözlerden vazgeçti.

Ve böylece yeni bir, ‘süreç’ daha başladı.

Ancak bu sürecin başlangıcı, çok kanlı ve acılı oldu.

Urfa Suruç’ta, Kobanê’yi yeniden yapılandırmak üzere yola çıkmaya hazırlanan gençlere yönelik bombalı suikast, sabırları taşırdı.

Bu katliamın sorumlusunun IŞİD diye açıklanmasının çok kolaycılık olduğunu düşünenlerdenim.

Eğer IŞİD, bu kadar kolay örgütlenebiliyorsa, bu kadar kolay sınır giriş çıkışı yapabiliyorsa, istihbarata takılmıyorsa, o zaman arkasında en azından devletin, ‘bir kanadı’ var demektir.

Kanlı saldırının ardından, hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın akıl ve vicdanların sınırını zorlayan konuşması, adeta “niye daha çok HDP’li ölmedi” diye hayıflanması, bu kanaati doğrular nitelikte.

TC devleti, kurulduğundan bu yana, tüm iç ve dış politikasını, ‘anti-Kürt’ eksende oluşturdu.

Ve bunun zararını, gelinen noktada en çok kendisi yaşıyor ve yaşayacak.

‘Tek adama endeksli’ son 13 yılın politikaları da bu zararın en büyük nedenlerinden.

Göreceğiz, yakın zamanda göreceğiz ki, Kürt hareketi bir kez daha haklı çıkacak!