Mücadele hattı örülmeli

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
140 views
Türkiye’de genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden henüz iki ay gibi kısa bir süre geçti ama AKP ve ortaklarının halka saldırıları her gün artıyor. İğneden ipliğe kadar gelen zamlar yoksulluğu çekilmez hale getirirken Kürtlere ve kadınlara karşı gerçekleştirilen saldırılar da hız kazandı. Bu makalede daha çok kadınlara yönelik saldırıları ele almaya çalışacağım. Çünkü bu saldırılar, eğer ciddi mücadele edilmezse geri dönüşü oldukça zor değişimlere yol açabilir.

AKP’nin seçimde Yeniden Refah Partisi ve Hüda-Par ile gerçekleştirdiği ittifak birkaç oy daha fazla alma çabasının çok ötesinde amaçlar taşımakta. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bunu şu sözlerle itiraf etmişti: “Hüda-Par meselesinin oyla değerlendirilmesinin doğru olmadığı kanaatindeyim. (…) Bu çok güçlü bir sosyolojik adımdır ve büyük bir devlet aklıdır.” Bu devlet aklının ne olduğu kısa zamanda ortaya çıkmaya başladı. Hüda-Par’ın 1990’lı yıllarda Kürdistan’da binlerce cinayetin faili olan Hizbul-Kontra’nın ardılı olması ve bu ittifakın amaçlarından birinin yeni cinayetlere işaret etmesi bir yana, kadın düşmanı yüzü de ortada. Bu ittifakla Ortadoğu’nun en dinamik kadın mücadelesi olan Kürt Kadın Hareketine gözdağı vermek, sindirmek ve Talibanvari bir düzen inşa etmek de amaçlanıyor. Bunu biraz daha açmaya çalışalım ve seçimden sonraki gelişmelere yakından bakalım.

Yalnız yaşayan kadınların ‘sahiplenilmesi’

AKP listelerinden 4 milletvekilini Meclis’e sokan Hüda-Par’ın programında kadınların şiddete karşı mücadelede en önemli dayanaklarından biri olan 6284 sayılı yasanın birçok maddesinin değiştirilmesi ve ‘yalnız yaşayan kadınların sahiplenilmesi’ yer alıyor. Bu ifadeler Hüda-Par’ın kadınları bir birey, bir insan olarak değil alınıp satılabilecek, sahiplenilebilecek; erkeklerin istedikleri gibi yaşamaya, giyinmeye zorlayacağı ve şiddet uygulayabileceği bir varlık düzeyinde gördüğünü açığa çıkarıyor. Hüda-Par ayrıca seçimler sırasında ‘kadının fıtratına uygun çalışması’, ‘nafakanın kaldırılması’, ‘karma eğitimin zorunlu olmaması’ gibi kadın düşmanı ve gerici talepleri de savundu. AKP’nin yedeğine aldığı Yeniden Refah Partisi de çok farklı değil. O da benzer şeyleri savunuyor. AKP ise zaten her zaman ataerkil düzenin savunucusu ve kadın düşmanı bir parti oldu. Daha iktidara geldiği yıllarda Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın adını ve işlevini değiştirerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı haline getirdi ve kadını sadece aile içine hapseden bir zihniyet sahibi olduğunu kanıtladı. Daha sonra da kadın düşmanı uygulamalarını teker teker hayata geçirdi. İstanbul Sözleşmesinden çıkılması, kadına yönelik şiddet faillerinin iyi halden yararlanmaları yoluyla cezasızlık uygulamaları, bunun sonucu olarak kadın cinayetlerinin artması, yaşı küçük de olsa tecavüz mağdurlarının tecavüzcüleriyle evlendirmelerinin yolunun açılması, kadın eylemlerine izin verilmemesi ve sokağa çıkan kadınlara yapılan saldırılar bunun en açık örneği. Fakat AKP iktidarının en büyük saldırısı elbette Kürdistan’da kayyum atamaları sonrasında ilk iş olarak belediyelerin kadın kurumlarını; kadın dernekleri ve kooperatiflerini kapatması oldu. Hala kadın gazetecilere, kadın aktivistlere, kadın derneklerine karşı baskılar durmaksızın devam ediyor. Böylece yukarıda da dikkat çektiğimiz gibi bölgedeki en dinamik güç olan Kürt Kadın Hareketini örgütsüz bırakmayı ve kadınların toplumdaki öncü güç olmasını engellemek isteyen AKP’nin bu amacına henüz ulaştığı söylenemez. Ancak Hüda-Par, Yeniden Refah ve tarikatlar gibi diğer kadın düşmanı güçleri de yedeğine alarak yeni adımlar atmaya hazırlanıyor.

Kadın katilleri salıveriliyor

Cumhur İttifakı tarafından hazırlanan infaz yasasına göre gazeteci ve siyasetçilerin yargılandığı ‘örgüt suçları’ hariç tüm suçların erken salıverilmesinin önü açıldı. Yeni infaz yasasına göre kasten öldürme ve dolandırıcılık suçundan 20 yıl hapis cezası alanlar sadece 3 yıl 5 ay cezaevinde kalacak. Hırsızlık, dolandırıcılık ve uyuşturucu ticareti suçlarından 9 yıl ceza alanlar ise sadece 1 ay kapalı cezaevinde kalacak. Daha vahimi, cinsel suçlardan ve kasten eşini yaralamaktan 10 yıl hapis cezası alanlar 9 ay; 9 yıl hapis cezası alanlar ise sadece 1 ay kapalı cezaevinde kalacak. Buna göre sayısı 100 bini bulması beklenen hırsızlar, dolandırıcılar, katiller, uyuşturucu tacirleri, tecavüzcüler serbest bırakılarak topluma salıverilecek. Daha önceki benzer uygulamalarda cezaevinden çıkarılmış olanların yeniden kadın cinayetleri işledikleri gerçeği bir yana, bu durum cezasızlık nedeniyle kadına yönelik şiddeti daha da artıracak. Kadın cinayetlerinin yüzde 400 arttığı AKP döneminde sadece 2023’ün ilk altı ayında 148 kadın erkekler tarafından öldürülürken 128 kadın ise şüpheli ölüm kurbanı oldu.  Çocuk istismarında da benzer bir durum var. Yeşil Sol Parti ve HDP milletvekilleri konuya dikkat çekmek için yaptıkları açıklamada, AKP iktidarı döneminde 15 yaşından küçüklerin yaptığı doğum sayısının TÜİK verilerine göre bile 21 bin 87’ye ulaştığına; 19 yaş altı hamile çocuk sayısının da 2 milyonu aştığına dikkat çektiler. Açıklamada 16 ve 17 yaşında olup aile onayı ile evlendirilen kız çocukları sayısının 731 bin 16 olmasına karşın erkek çocuk sayısının 34 bin 795 olduğu bilgisini paylaştılar. Bu sayıların TÜİK verilerine göre olduğu ve gerçek durumun daha vahim olduğu ise açıktır.

Tarikatların ‘kız okulları’ talebi

Saldırılar bunlarla sınırlı değil. Diyanet tarafından okullara on binlerce din görevlisi atanmasının hemen ardından Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, tarikatların uzun zamandır talep ettiği ‘kız okulları’ açılmasını gündeme getirdi. Gerici ittifaktan destek açıklamaları da peş peşe geldi. Bazıları bunu daha da ileri götürerek kadın üniversiteleri ve her kentte bir kadın hastanesi açılmasına kadar götürdüler. Milli Eğitim Bakanı, ayrı okulların açılmasının gerekçesi olarak ailelerin “Ben çocuğumu erkeklerle aynı okula göndermek istemiyorum” dediklerini iddia ediyor. Oysa 2018’de MEB, Anadolu lisesi, mesleki ve teknik eğitim merkezi ve mesleki eğitim merkezlerinde karma eğitim yapılması şartını kaldırmıştı. Ama onlara bu yetmedi. Kadınlar ve erkekler için ayrı okullaşmayı ilkokula kadar indirmek niyetindeler. Karma eğitimi aşama aşama kaldırıp haremlik selamlık eğitime geçmek istiyorlar. Oysa bütün örnekler gösteriyor ki kız çocuklarına rahatsızlık veren, istismar eden ve şiddet uygulayan sınıf arkadaşları değil kendilerinden büyük erkekler. Üstelik kız çocuklarına ve genç kadınlara taciz ve tecavüz onları bir yere kapatmakla da bitmiyor. 12-13 yaşındaki kızların rızaları olmadan kendilerinden onlarca yaş büyük tanımadıkları erkeklerle ya da tecavüzcüleri ile evlendirilmelerine rıza gösterenler okullarda kızlarla erkeklerin yan yana oturarak ders dinlemesine karşı çıkıyorlar. Bundan daha büyük ikiyüzlülük olamaz.
Ayrıca kız çocuklarının okula gidememesinin asıl nedeni yoksulluk ve erkek çocukların okula gidebilmesi için onların öğrenim hakkının feda edilmesi. Buna bir de 4+4+4 sisteminin ve uzaktan eğitimin eklenmesi, köy okullarının kapatılması, taşımalı sistemde ulaşım ücretlerinin devlet tar

afından ödenmesinden vazgeçilerek yatılı ya da pansiyonlu okullara gitmeye zorlanması da eklenince kız çocuklarının okullaşma oranı iyice düştü. Bunu Amed’de kendi deneyimimizden de biliyoruz. Belediye olarak köyleri ziyaret ettiğimizde kız öğrencilerin okula neden gönderilmediğini sorduğumuz anne ve babalar devletin çocukların okul servisi ücretini ödemediğini ve onların yatılı bölge okullarına gönderilmeye zorlandığını belirtiyorlardı. Bunun üzerine köylerdeki okul servislerinin bütün ücretlerini belediye olarak biz üstlenmiştik. Böylece çocuklar okula rahatça gidebilmişti. Kız okullarının açılmak istenmesinin asıl amacı ise onları hem mekân hem de müfredat olarak ayrıştırarak erkek egemenliğini pekiştirmek, kadınları toplumsal yaşamın dışına itmek, ailenin ve kocanın şiddet dahil tüm isteklerine boyun eğen kadınlar yetiştirmek.

Cinsiyet kimliğinin kuruluşunda mekânın rolü

Funda Şenol Cantek’in Feminist Bellek’te yayınlanan ‘Mekânın Cinsiyeti’ yazısında da belirttiği gibi “Mekân, cinsiyet kimliğinin kuruluşu ve cinsiyet rollerinin atanmasında bir değişken olarak işlev görür. Mekân, basit bir fiziksel varlık değil, aynı zamanda bir tahayyüldür, bir düzendir. Muhafazakâr kültürlerde, sınırlar görünmez olmakla kalmaz, sınır ihlali sosyal dışlanma ve ahlaki sorgulamadan cezai müeyyidelere kadar uzanan bir yaptırımlar silsilesiyle karşılanır.” Mekânın ayrılmasını müfredatın ayrılmasının izleyeceği ve kızlara ve erkeklere farklı dersler okutulacağını tahmin etmek zor değil. İran’da da Humeyni’nin yönetime gelmesinden sonra kızlarla erkeklerin önce okulları, sonra müfredatları ayrıldı. Erkeklere mesleki konularda eğitim verilirken kızlara el işleri, hemşire ve öğretmen gibi bakım emeğini içeren meslekleri tercih etmelerine yönelik konular okutulmaya başlandı. Çokça örnek gösterilen Çin’deki kadın üniversitesinde de kadınların nasıl doğru giyineceği, nasıl çay dolduracağı ve hatta sandalyede nasıl oturacağı şeklinde dersler veriliyor.

Ayrıştırma her alana yayılıyor

Aynı günlerde aralarında MÜSİAD, İHH, Alperen Ocakları, İlim Yayma Cemiyeti gibi iktidar uzantısı dernekler, yapılan her etkinlikte ‘kız erkek bölümünün birbirinden ayrılması’ gibi talepleri ileri sürerek bazı festival ve konserlerin engellenmesini istediler. Bir muhtar da durumdan vazife çıkarıp düğünlerde kadın ve erkeklerin birlikte eğlenmesini yasakladı. Muhtara tepki artınca Diyanet imdadına yetişiverdi: 7 Temmuz günü verilen hutbede “Düğün yaparken İslam’ın emir ve yasaklarına riayet edelim. Mahremiyet sınırlarını ihlal etmeyelim” fetvasını verdi. Örneklerden de görüleceği gibi tarikatlarla iç içe giren ve gerici ittifakları yedeğine alan AKP, okullardan başlayarak tüm toplumu erkekler ve kadınlar olarak ayrıştıracak ve kadını belli sınırlar içine hapsedecek uygulamalar için harekete geçmeye başladı. Soylu’nun deyimiyle ‘devlet aklı’ olan bu toplum mühendisliği kadınları bugünkü durumdan bile geri götürecektir. İran ve Afganistan’daki gelişmelerin tarihine bir göz attığımızda bu tür adımlara karşı daha başlarda aktif bir mücadele sürdürülmezse Talibanvari uygulamaların zamanla yerleşmesinin önüne geçilemez. İranlı feministler özeleştirilerinde Humeyni rejiminin adım adım getirdiği yasakları başlangıçta fazla önemsemediklerini, önemsedikleri ve mücadele etmeye başladıklarında ise toplumsal dokunun geri dönülmez biçimde kadınlar aleyhine değişmiş olduğunu belirtiyorlardı. Hiç kimse “Türkiye ve Kürdistan İran değil, Afganistan değil” demesin. Afganistan ve İran da daha önce böyle değildi. “Onların gericiliğin bekçisi silahlı milisleri var” da demesin. Türkiye tarafından beslenen ve ülkeye de sokulan on binlerce Hizbullah, DAIŞ ve ÖSO çetelerinin, SADAT’ın yarın aynı işlevi üstlenmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Bu yüzden toplumsal muhalefet ve kadınlar, seçim sonuçlarının şokunu hızlıca atlatıp bir an önce AKP ve yandaşlarının bütün bu gerici, ayrıştırıcı, yoksullaştırıcı politikalarına karşı ortak bir mücadele hattı örmelidirler. Bu mücadele hattı, katillerin, uyuşturucu tacirlerinin, kadın ve çocuk tacizcilerinin salıverilmesi ile toplumda şiddetin artacağını da göz önünde bulundurarak özsavunmayı da içermek zorundadır.