Çart’ın getirdikleri ve halamın ipek bezi…

- Kayuş G. Çalıkman
204 görüntüleme

2011 yılının Aralık ayında “1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını reddetmeyi suç sayan yasa teklifi” Fransa meclisi genel kurulunda kabul edildi. Bu olaydan iki gün sonra İstanbul’da bir üniversitede 30’lu yaşlarında bir okutman bana bu olay hakkında yorumumu sordu, tabii ki Ermeni olduğumu öğrendikten sonra. Biz Ermenice’de “xlez” (kertenkele)  deriz. Ve bunu değer vermediğimiz anlamında kullanırız. İçimden bu dünkü yetmeye “xlez” dedim, ama gözlerim aval aval adamın üzerindeydi. Doğal olarak sorusunu anlamadığımı sandı. “Yok, sorunuzu anladım da bunu her öğrenciye soruyor musunuz diye merak ettim” diyerek çıktım odasından. Sabrım yoktu bu xleze. Oturup benim ailemin, soyumun nasıl parça parça olduğunu anlatamazdım. Fransa’dan Ermenistan’a, Romanya’ya Bulgaristan’a Suriye’ye, İran’a kadar nasıl dağıldığımızı…

Bu dağılıştan geriye yaşlı bir hala kalmıştı Lyon’da ve bir de onun kardeşi Marsilya’da. Babaları yani büyükbabamın ağabeyi 1916 yılında Pamukova/Geyve’den kaçarak önce İstanbul, oradan Romanya’ya geçmiş. Ve nihayet Fransa’ ya giderek ancak birkaç sene sonra  eşini ve oğlunu yanına aldırarak yeni evini kurmuş. Hala dediğim kızı Marsilya’da doğmuş, genç yaşında da evlenerek Lyon’a geçmiş. Genç yaşında evlenmiş derken bayağı bir genç olduğunu bilin, bu Ermenilerde o zamanın geleneksel reflekslerinden biriymiş herhalde. Kız çocukları biraz büyüyüp serpildiler mi hemen evlendirirlermiş. Çünkü Anadolu’da bu çocukların henüz erişkinliğe ulaşmadan Müslümanlar tarafından kaçırılma korkusu çok yaygınmış. Demek bu korku gelişen yıllara ve değişen toprağa aldırmadan direncini sürdürmüş. Neyse bunlar bir kenara, asıl anlatmak istediğim bu halanın ilerleyen yaşlarında farklı bir korku ile yüz yüze gelmesiydi. Tüm hayatı “Çart” hikâyeleriyle dolu dolu geçmiş, Türkün ne denli vahşi ve acımasız olduğunu kulaktan bellemiş. Türk’ü gerçek hayatta hiç tanımamış, sadece anlatılanlardan bilmiş bu kadıncağız. Yine de pek içine sindirmemiş düşmanlığı, kini, nefreti. 80’li yıllarda oturduğu semtte bir Türk bakkalı açılmış, çok mutlu olmuş bizim hala. Bildiği kırık dökük Türkçesiyle adamlarla dostluk kurmuş. Zamanla sokağa Orta Anadolu’dan bir aile, yan evlerine ise Trakya’dan başkaları derken etrafındaki Türkler de artmış. Artık onları yakından tanıyor, biliyor ve komşuluk yapıyor halamız.  Hatta içlerinden genç bir kadını çok yakın bulmuş kendine. Bu genç kadın istemeyerek evlenmiş ve eşinin yaşadığı ülkeye zorla getirilmiş. Bu yaban ellerde kendisine tek yakınlık gösteren de kırık dökük bir Türkçeyle konuşan, ne dediği zor anlaşılan bu komşu teyze olmuş. Yemek yapmayı ondan öğrenmiş, Fransızcayı, her sabah jimnastik yapmayı hep bu teyze öğretmiş ona, bir de çocuğu olunca anneliği öğrenmiş. Başta da söylemiştim halamızın ailesi Pamukovalıydı diye, buradaki Ermeniler ipek böcekçiliğiyle uğraşırlardı. Başlıca geçim kaynağıydı ipek böceği ve kozasından elde edilen ipek. Fransa’ya gelirken annesinin elinde ipek bir bez parçası varmış, tüm aile bunun “çart” hatırası olarak saklanmasını yeğlermiş. Bizim hala ise bu bez parçasını yıllarca çekmecesinin bir köşesinde sakladıktan sonra, üzerindeki laneti kaldırmak istercesine kızı yerine koyduğu bu genç komşusuna vermiş. “Bak” demiş “benden hatıra sen sakla bunu, sen de benim bir kızım sayılırsın.” Her şey buraya kadar iyi değil mi? Ama işin içinde bir Ermeni bir de Türk varsa resim muhakkak bir yerlerde puslanır. Bizimkilere de öyle olmuş. Önce 24 Nisan anısına dikilen Komitas heykeline saldırı, derken Ermeni evlerine saldırılar başlamış. Bizim hala da işte bu saldırılardan nasibini almış, gecenin bir vakti taşla kırılmış pencere camı. “Allahın belaları defolun!” diye bir ses duymuş o sıra halamız. Çok korkmuş, hiç beklediği bir şey değilmiş, birden gözünde o güne dek yaşamadığı ancak hep işittiği vahşet görüntüleri sanki gerçeğe dönüşmeye başlamış. O gece kendisinden de yaşlı eşiyle birlikte sabahı zor etmişler. Ne istiyorlarmış ki kendilerinden? Bir türlü anlayamamışlar. Bu olayın sabahında kapısının önünde buruşmuş, paramparça olmuş ipekliyi bulunca da korku filan kalmamış artık, çünkü sorunu anlamış, çözmüş her şeyi halamız, 1915’i daha sonrasını ve o geceyi…

İşte o xleze bu hikâyeyi anlatmak isterdim, anlamayacağını bile bile, ona anlatmak isterdim ki bu yasa tasarısı o heykele saldıranlara karşı çıkmıştır, yaşlı başlı insanların evlerine taş atılmasın diye kabul edilmiştir. Ona anlatmak isterdim ki vaktiyle kendi ülkesinde bu tip yasalar çıkmış olsaydı 1938’deki Dersim katliamı olmazdı, Maraş ve Sivas olayları yaşanmazdı. Hrant Dink ölmezdi, Sevag Balıkçı belki evlenmiş olurdu, bugün Kürtler bu zulmü yaşamazdı, Kobanê olmazdı, Êzîdîler topraklarından olmazdı. Kendilerini demokrat zanneden ve bu yasa tasarısına karşı çıkanlar da belki gerçek demokrasinin yaşandığı bir ülkede olması gerekenlerin mutluluğunu yudumlardı.

Benim hikâyesini yazdığım bu halam o olaylardan birkaç ay sonra yine bir Aralık ayında hayata veda etti. Son günlerinde yaşadıklarını hiç hazmedemeden, tüm bunları hiç mi hiç hak etmediğini düşünerek kırgın ayrıldı hayattan. Haftada bir veya iki telefonla konuştuğumuz bu kadın bize telefon açmaz oldu, biz onu aradığımızda “iyiyim” diye geçiştirip bir an önce telefonu kapatma telaşına giriyordu. Eşinden dostundan duyduğumuz kadarıyla sokağa çıkmaz olmuş, hayata küsmüş. Kimseyle bir kez olsun o olayı konuşmamış, kızı bellediği komşusundan bahsetmemiş. Bir gün görmese özlediği, torunu yerine koyduğu o oğlan çocuğunu asla görmek istememiş. Tek bir şey istemiş etrafından öldüğünde, o ipek bez parçasını tabutuna koymalarını.

* Çart: Biz Ermenilerin 1915 Ermeni Soykırımı’nı anlatmak için kullandığımız ifadelerden biri, kıyım anlamına gelir.