Cellatları korkutan kadın

- Gültan KIŞANAK
32 görüntüleme
Bazı insanlar taşıdıkları kimlikler, sahip oldukları dünya görüşü ve inandıkları ideolojinin çok ötesinde bir anlam ifade ederler. Bu tür insanlar dar kalıplara, klişelere sığmayacak kadar engin, renkli ve kapsayıcıdırlar. Taşıdıkları pozitif enerji, onları seven-sevmeyen herkeste bir etki yaratır. Sakine’yi de tanıyan ya da hakkında az çok bilgi sahibi olan herkes O’nun kocaman yüreğine şahitlik eder.

Kendisiyle, umudun ve iradenin zifiri karanlığa karşı amansız bir mücadele verdiği vahşet koşullarında tanıştım. 12 Eylül darbecileri, Kürt örgütleri hakkında açılan davalar için Diyarbakır’ı merkez olarak seçmişlerdi. Farklı illerde tutuklananlar da Diyarbakır Cezaevine getiriliyordu. Sakine 12 Eylül’den önce tutuklanmıştı ve Elazığ (askeri) cezaevinde kalıyordu.   Elazığ davası Diyarbakır’a gönderildiği için, o davada tutuklu olanlar da Diyarbakır Cezaevine getirilmişti. Tabi bizim bundan hiç haberimiz yoktu. Dışarıdan, ailelerimizden, başka cezaevlerinden hiçbir şekilde haber alamadığımız bir dönemdi. Dış dünya ile irtibatımız kesilmişti. Hatta öyle ki içeride yaşanan işkenceler dışarıdan duyulmasın diye cezaevi iç güvenliğinde yer alan askerlerin çarşı izni kaldırılmıştı, onlar da cezaevinde kalıyordu.

“Biz siyasi tutukluyuz, bize emir veremezsin”

Elazığ davasında, hatırladığım kadarıyla Diyarbakır Cezaevine sevk edilen üç kadın vardı. Cezaevine her gelen önce bir süre tecritte kalıyordu. İşkencelerle gözü iyice korkutulduktan sonra koğuşa getiriliyordu. Elazığ’dan gelen iki kadın bu süreçten geçip koğuşa getirildiğinde Sakine’nin de getirtilmiş olduğunu öğrendik. Ama nereye götürüldüğünü bilmiyorduk. Henüz cezaevi kapısından girer girmez başlayan “Hoş geldin” dayağı sırasında Sakine büyük tepki gösteriyor. Bir süre sonra Esat (Oktay Yıldıran) gelip emirler yağdırmaya başlayınca Sakine “biz siyasi tutukluyuz, bize emir veremezsin” diye karşı çıkıyor. Aralarında sert bir tartışma yaşanıyor. Sakine, Esat’ın hakaretlerine, yüzüne tükürerek cevap veriyor. Bunun üzerine Esat “Yıkın bunları falakaya” diyerek saldırı emri veriyor. İnip kalkan coplar, kalaslar, atılan sloganlarla koridor adeta bir can pazarına dönüşüyor. Bu ağır saldırıdan sonra Sakine’yi alıp götürüyorlar. Gelen kadınlar, olup biteni anlatınca Sakine’yi Co’nun yerine götürdüklerini tahmin ettik. Esat’ın köpeği Co’nun kaldığı yer kadınlar için hücre olarak kullanılıyordu. Ben de uzun süre orada kalmıştım. Birkaç hafta sonra Sakine’yi koğuşa getirdiklerinde perişan haldeydi. Ancak kendisine yapılanları konuşmak yerine, cezaevinin durumunu öğrenmek istemesi hepimizi çok etkilemişti.

İşkencenin hedefi ruhu teslim almaktı

Tüm dünyada, en kötü üne sahip cezaevinden biri olan Diyarbakır Cezaevi, insanlık suçlarının işlendiği bir vahşet mekanıydı. İşkence günlük yaşamın bir parçası haline gelmişti. Uygulanan işkenceleri uzun uzun anlatmak yerine sık sık tekrarlanan iki söz üzerinden durumu anlatacak olursam, “neden” ve “nasıl” sorularına da cevap olacaktır. Cezaevindeki tüm görevliler askerdi. Rütbeli olanlar, diğer askerlere sürekli “emirler yerine getirilmezse, komutanım beni oyar, bende sizi” diyerek işkence talimatlarının eksiksiz yerine getirilmesini istiyordu. Bu söz askerlere verilen “vicdanınızı, insafınızı, acıma duygunuzu, aklınızı, mantığınızı, toplumsal değer yargılarınızı bir kenara bırakın” talimatıydı. Ve gereğini yerine getirmezlerse, onları da iyi şeylerin beklemediğine dair bir tehditti.

Sık sık biz tutsaklara söylenen “biriniz yapar, hepiniz çeker” sözü ise bizlere “birbirinizin gardiyanı, ihbarcısı, yeri geldiğinde işkencecisi olacaksınız” dayatmasıydı. Yapılmak istenen onurunu, kişiliğini, insanlığını yitiren birer zavallıya dönüştürmekti. İşkencenin hedefi sadece fiziki zarar vermek değil ruhunu teslim almaktı. Darbenin özel adamı Esat, kusursuz bir işkence düzeninin ve onursuz bir yaşamın mimarı olmak istiyordu.

Adalet terazisi gibiydi

Kadınlar da tüm bu vahşet düzeninden paylarına düşeni aldılar. Ağır işkence koşularına bedenlerini, kimliklerini ve onurlarını korumak için direndiler. Kadınların en büyük gücü aralarındaki dayanışmaydı. Darbeciler bizi hücremize kadar bölüp, ayrıştırıp, güçsüz, zavallı ve insanlıktan çıkmış bir hale getirmeye çalışıyordu. Kadınlar ise birbirine destek olup, bir birlerine güç ve moral veriyordu. Sakine’nin bu konuda kilit bir rol oynadığını belirtmeliyim. İmkanlar çok kısıtlıydı. Tüm yaşamsal ihtiyaçlar birer işkence aracına dönüştürülmüştü. Bu koşullarda, kendisinden çok arkadaşını düşünmek, var olan imkanı en çok ihtiyacı olan için kullanmak gerekiyordu. Sevgi ve dostlukla zorlukların üstesinden gelmek, erdemli bir duruş ve sağlam bir bilinç gerektirir.

Sakine koğuşta örgüt farkı gözetmeksizin tüm kadınların arasında bir adalet terazisi gibiydi. Okyanusta fırtınaya yakalanan bir gemiyi, korku, panik ve bencillik batırır. Ancak ne yapacağını bilen, fedakarlıktan kaçınmayan ve korkuya teslim olmayanlar bu gemiyi dengede tutabilir. Sakine’nin de koğuşta böyle bir denge rolü vardı.

Sakine’nin kitabında “öteki” yoktu

Hepimiz bu dünyaya geldik, gidiyoruz. Hayat denilen şey bir yolculuk. Bu yolculuğu herkes yapıyor. Ancak sadece geride iz bırakanlar toplumsal tarihe anlamlı bir katkı yaparak yaşamı değerli kılıyor. Sakine de iz bırakanlardandı. En temel özelliği insani yönünün güçlü olmasıydı. Sakine’nin kitabında “öteki” yoktu. Güçlü bir empatiye sahipti. Hep karşısındakini anlamaya çalışırdı. Nerede bir eksiklik, haksızlık görse, düzeltmek için hemen harekete geçerdi. Toplumsal duyarlılık düzeyi çok yüksekti. Koğuşta kimin sıkıntısı var, kim hasta, kimin ne ihtiyacı var, hiçbiri gözünden kaçmaz, herkesle tek tek ilgilenirdi. “Boş ver” ya da “ bana ne” sözlerini onun ağzından hiç işitmedim. Her zaman her koşulda tüm arkadaşlarla ilgilenir, güç ve moral verirdi. O korkunç koşullarda bir gün bile “ah” demedi. Toplu dayaklı fasıllardan sonra sanki kendisi de aynı işkenceyi yaşamamış gibi, hemen toparlanır, arkadaşlarla ilgilenirdi. Kimin yara beresi var bakar, iyileştirmek için çözümler düşünürdü.

Bitmeyen enerjisi vardı

Bir de bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardı. Sürekli hareket halindeydi. Hem fiziki, hem düşünsel hareketliliği, hepimiz açısından akışkan bir enerji kaynağıydı. Bu enerjisini yanındaki arkadaşına da geçirtirdi. Sakine’nin yanında kimse tembel olamazdı. En ağır koşullarda bile spor yapmak için bir imkan yaratıyordu. Bazen topluca Co’nun yerine kapatıldığımız oluyordu. O daracık yerde bile hızlı bir tempoyla yerinde sayarak spor yapıyordu. Öyle ki bizim başımız dönüyordu. Falakadan ayak tabanları şişmişse eğer, bu kez kol ve boyun hareketleri yapıyordu.

Ciddiyet ve samimiyet genellikle zıt özelliklermiş gibi düşünülür. Oysa Sakine’de bu iki özellik gayet uyumlu bir şekilde iç içe yaşanıyordu. Devrimcilikle insani özellikleri, sosyal ihtiyaçları öylesine ahenkli bir şekilde buluşturuyordu ki; hem radikal ve direngen olmayı, hem de hümanist ve duygusal olmayı çok güzel taşıyordu. O yıllarda cins bilincine dair ayrıntılı yorumlar yapmasak da genel olarak eşitlik ve özgürlük için mücadele etmek gerektiğini konuşuyorduk.

Sakine, öz güveni yüksek, erkek karşısında asla kendisini ikincil görmeyen iradeli duruşuyla “köle kadın” proto tipine karşı net bir pratiğe sahipti.