Kültür’üm… Ekin’im… Çand’ım…

- Diren ŞİYAR
386 görüntüleme

KADIN - ERBANE - MITING - MERSINZihinlerinizde nasıl şifrelendim acaba. Oysa ki bana bir kavram bahşetmeye çalışırken öylesi farklılıklar ortaya çıkıyor ki, ben de şaşırıyorum. Ama bu farklılıklar eğer ki içi boşaltılır bir noktaya taşınıyorsa tehlikeli oluyor. Bu yüzyılda bunu çok yaşıyoruz. Sebebi aslında farkındalıklarımızı yitirip yaşamı ezbere ele almaktan kaynaklanıyor.

İnsanlık ne zaman başladıysa var olmaya, işte o zaman ben de doğdum. Her insanlık değişiminde, yaşam savaşımında, anlamlı bir hayatı yaratmada belki de aracı oldum. Halkların tarihi ve kimliğini ifade edendim. Böylece insanlığın hafızası oldum. İnsanlığın duygu ve akıl süzgecinden geçen bir mirasım. Özde, doğadan gelen ve sonrasında estetize edilen bir toplamım. Bir anlamda insanlığın eliyle varoldum. Onun hafızası ve toplumsallaşması ile elde edilen kazanımların toplamıydım ben aslında.

Yani insanlığın hafızası ve insanlığın anlam dünyasıyım.

Ben KÜLTÜR’üm, EKİN’im, ÇAND’ım…

Ben insanım. Üç esas kök üzerinde varoldum. Bir köküm düşünceydi. Bir köküm seçim yapma ve beğeni olgusuydu. Seçimler insanda gelişince daha da bir köklendim. Beğenme olgusu yerleşince insana, ben de kendimi daha güçlü kıldım. Diğer köküm ise ahlaktı. Hele bir de yaratıcılıkla buluşunca sanatı da en temel ortaklaşmam kıldım.

Uzun lafın kısası ben ekmeğim, yaşamım, arkadaşlığım, yoldaşlığım, dayanışmayım, tarımcılığım, hayvancılığım, dostluğum, ahlakım, onurum, direnişim… Ben kadınım. Ben kolektivizm, ben ortaklaşmayım. Ben toplumsallaşmayım. Tüm bunlarla insanlık ben oldu, yani kültürleşti.

İnsanlığın hafızasıydım ben

Ama asıl soMANSETrun ne biliyor musunuz? Çıkarları için bizi yok etmek ve kirli iktidarlarını hakim kılmak istiyorlar. Kapitalist modernite denilen bu sistemde içeriğimi ve anlamımı bozmaya çalışıyorlar. Neolitik dönemden beri yaratılan insanlığa ait bütün kutsallıklara bir saldırı var. İnsanlığın özü boşaltılıyor ve büyük emekle yaratılan her birikim bir pazar aracına dönüştürülüyor.

Bu kapitalist modernite sisteminde beni metalaştırıyorlar. Çünkü bu öyle bir sistem ki metalaştırmadığı hiç bir şey yok. Ve şimdi insanlık bunun etkisinde ve hayranlıkla takip ediyor. Bu sistem, beni iktidara ve devlete bulaştırdı. Beni bireycileştirdiler. Böylece asıl varololuş nedenim olan toplumsallaşmadan kopardılar beni. Sadece bireysel hazların sınırlarına hapsettiler. Hakikat aşkını bende öldürmeye çalıştılar. Fiyat biçtiler, tüketimin, yüzeyselliğin, ruhsuzluğun aracına dönüştürmek istediler. İnsanları birbirinden kopararak beni de zayıflatmaya çalıştılar. Amacım toplumsal formu belirleyip, insanın en köklü hafızası olmaya çalışmaktı, işte buna ket vurmaya çalıştılar. Duyguyu, zihni şekillendirmeye, eylemsel tarzı esas almaya çalışırken, beni statik kılmaya çalıştılar. Maneviyatın somutlaştığı bir değer dünyası yaratma amacındayken, içimi boşaltmaya yemin edercesine sanallık içinde eritmeye çalıştılar beni.

Kapitalizm kültürü öldürür

Kapitalist modernite denilen bu sistem  önce kutsalları öldürmekle başlıyor işine. Böylece toplumu öldürüyor, insanı öldürüyor. Foucault’un dediği gibi ‘insan öldü’ tabiri çok iyi özetliyor bu tabloyu. Öldürülen bir toplumda yaşayan insanı bulmak da manasızdır değil mi? Neyi bırakır ki bu kapitalizm? Sürü yaratır. Sürü psikolojisinde ne vardır? Taklit vardır, düşünce düzeyinden kopuk, yönlendirmeye açık, sorgulamayan, baş ne derse aynısını yapan bir mantık vardır.

Kapitalist modernite nice halkların kültürlerini tüketti. Kızılderililerden tutalım da Aborjinlere kadar… Tarihin en kadim halkı Kürtler’e karşı ise özel bir politika yürüttüler. Halklar bu yok etmeye karşı her zaman direniş yolunu seçti. Yani dayatılan asimilasyonu öyle kolay kolay kabul etmediler. Bugün bile Kürt halkına baktığımızda köklere dayanan gelenekleri sürdürmeye çalışan annelerimizi, ninelerimizi görürüz. Sabahları güneşten evvel uyanmaları, ateşe kutsal yaklaşmaları, ahlak ölçülerine uymayanları toplumsal tecrite tabi tutma kuralları hala yaşamaktadır. İşte tüm bunlar onların köklü kültürel birikimden kaynağını alır.

Bilirsiniz, bir toplumun kültürünü; mitoloji, felsefe, bilim ve sanat oluşturur. Bunlara bakarak o toplumun ruh ve zihniyet yapısı da anlaşılır. Oysa ki kapitalist sistemde devlet eliyle tüm bunlar büyük bir kırıma uğrar. İşte benim kırımım buradan başlar. Çünkü tüm bu birikimlerden işine geleni sadece alır ve bunu da kendine göre yorumlar. Öyle çarpıttılar ki gerçeğimi, herşey içinden boşalır bir hale geldi. Artık ortada ne bir kültür, ne bir tarih, ne bir felsefe, ne de bir maneviyat kalır. Bunu da en fazla sanat adı altında yaparlar, toplumu parçalamak için pozitivist felsefeyi devreye koyarlar. Her şeyi endüstrinin hizmetine alırlar. Toplumun kutsallıklarına yani maneviyatına saldırarak, hakikat arayışını öldürüp tüketmeyi kendine strateji olarak belirler. Yani her alanda kültürsüzlüğü dayatırlar.

Tarihin köklerine inmeli

GUNES - KADIN - ERBANETüm bunlara karşı neler yapılması gerekir acaba? Saldırı öyle sıradan olmadığına göre, varolma mücadelesi de sıradan olamaz.

Bunun için kültürü daimi kılmak ve bunun için mücadele etmek gerekir. Bu mücadele aslında tarihine, toprağına, tüm değer yargılarına bağlı kalma mücadelesidir. Bunun için doğru bir tarih bilinci gerekirken, toprağından uzakta, yurtseverliği hissetmeden bu savaşın verilemeyeceğini de unutmamak gerekir.

Evvela tarihin başına dönüp, doğal toplumun köklerine inmek lazım. Ordan dinler tarihine uzanıp bilgelerden, ozanlardan, köle olmamak için direnen kültürden elde edilenleri bir araya getirmek lazım. İnsanlık tarihinde etikten, estetikten, direnişten, insanlık düşüncesinden nasibini almış her düşünce ve gelenekten gelen kökleri toplamak lazım. İşte tüm bunları gerçekleştirebilmek için ise aşk derecesinde tutkulu olunmalı. Amaca kilitlenmeli, kendini adamalı.

Toplumsal kültür yaratılmalı

Uzun lafın kısası toplumsal kültürü yaratmak zorundayız. Dünyadaki her halkın dili, kültürü, sanatı, edebiyatı, rengi, yaşam ahlakı, içersinde tüm insanlığın kendine miras alacağı değerler bulunmaktadır. Yeni bir düzen yaratmak isteyenlerin ise bu kültürel tarihi de arkasına alarak demokratik komünal ölçülerde insanlığın hizmetine sunması gerekiyor. Komünal değer yargılarından kopmadan, bireysel çıkarlar peşinden koşmadan, gerçek insanlık değerleriyle buluşarak güçlü bir kimlik edinmeliyiz.

Sorumluluk bilinciyle, hakikat bütünlüğü ile hareket etme belki de temel şifre olmaktadır. Kök kültürü ve tarihsel toplum anlayışını aynı potada eritirken, demokratik ulus temelli kültürel inşayı sağlayabiliriz. Kavramsal ve kuramsal çerçevede anlam bütünlüğüne kavuşarak farkındalığı yaratabiliriz. Ezbere yaşamaktan vazgeçebiliriz. Bir anlamda bakarız ve görürüz, duyarız ve anlarız, konuşuruz ve anlatırız. Kültür işte o zaman hak ettiği kulvarda yerini alır ve insanlığın köklerini daha da güçlendirebilir.