Sömürgeci moderniteye karşı alternatifler halkların mücadelesi üzerinden yükselecek

- Havin GÜNEŞER
127 views
İlk oturumda kapitalist moderniteyi bir ekonomik sistem olarak değil de, çoklu-kırım rejimi olarak ele alan “Dünyamızı Geri İstiyoruz—Diren, Geri Al ve Yeniden İnşa et—Otonom Eğitim Yap ve Örgütlen” Konferansı,  aslında soykırım, kadın kırımı, sömürgecilik, ekokırım, emperyalizm, toplumkırım, zihniyetkırımın ne kadar tek ve aynı şey olduğunu gösterdi. Aslında biri olmadan diğerinin hayat bulamayacağı gerçeği de kavranmış oldu. Bu bütünlüklü yaklaşım yeşil kapitalizm olamayacağını da gözler önüne serdi.

Bu temelde vize kaynaklı sorunlardan dolayı gelemeyen fakat Mezopotamya Ekoloji Hareketi adına konferansa konuşmasını yollayan Derya Akyol, ekokırım ile Kürdistan’daki yağmacılık ve sömürgecilik arasındaki bağlantıyı kurdu. Ekokırımın bir diğer boyutu ise Harriet Friedman (Kanada) tarafından, başkentlerin, devletlerin ve toplumsal hareketlerin hapsedilmiş hayvanlardan oluşan devasa fabrikaların yol açtığı çevre katliamını “çözmek” için nasıl yeniden hizalandığı gerçeğine işaret edilerek ortaya konuldu. Bu durumun, yoksulların beslenmesinde ultra işlenmiş gıdaların artmasına neden olacak şaşırtıcı ittifaklara yol açtığını dile getirdi. Bunun alternatifi için de, “odağı rejeneratif tarım merkezli ekosistemlere kaydırmak ve Gaia’daki su akışı döngüsü modeline göre yönetişimi yeniden şekillendirmektir” dedi. Azra Talat Sayeed ise kısa bir süre önce devasa sel felaketinin yaşandığı Pakistan’dan konferansa katıldı. Başta ABD olmak üzere G7 ülkeleriyle birlikte emperyalist ülkelerin, bir dizi kurum ve politikayı kullanarak tarımsal kimya şirketlerinin sömürge ve yeni sömürge bölgelerdeki kıt kaynakları, işgücünü ve pazarları içeren tarımsal üretimi ele geçirmesinin önünü nasıl açtığını dile getirdi. “Sonuç elbette artan ulusal borç, kitlelerin yoksullaşması ve açlıktır” dedi. Böyle bir senaryo ile kuşatılmış bir ülke olan Pakistan’da, halkın karşı karşıya olduğu iklim emperyalizmi ve nüfusun yarısı için ataerkilliğin yükünün de nasıl eklendiğini ortaya koymak kadar, mücadelenin inşasının nasıl bir kritik görev olduğunu hatırlattı. Sina Reisch (Almanya) ise kapitalizmin merkezlerinde iklim çöküşü kendi seyrinde ilerlerken, devletlerin uygun cevapları bulmakta yetersiz kaldıklarını ve enerji sektörüne bakıldığında, kapitalizmin mevcut güç yapılarını sürdürmek için nasıl yeni yollar bulduğuna işaret etti. “Ancak demokratik, ekolojik hareketler yükseliyor ve radikal değişim ihtiyacı görülüyor” dedi.

‘Öcalan’ın bir öğrencisi oldum’

Konuşmacılar önemli katkılar yaptı: Bunlardan biri, zihniyetkırımı bölümünde konuşan Barry Gills (Finlandiya) idi: “Biz (Andre Gunder Frank’ı da kastederek) Abdullah Öcalan’ın düşünceleri ile paralellik taşıyorduk ve bir noktada birleşmiştik, fakat biz bunu sonradan anladık, çünkü hiçbir zaman buluşamadık ve bir diyalog yürütemedik… Fakat bize yönelttiği eleştiriye de naçizane minnettarlığımı sunarım.  O da, ‘yaptıklarınızla iyi bir iş çıkardınız ama en büyük hatanız bu sistemden bir çıkış gösterememenizde yatmaktadır’, diyor. Ben şimdi Öcalan’ı inceliyorum, onun bir öğrencisi oldum. Ve tabii ki çok haklıydı, bu çok kötü bir hata.” Gills konuşmasını direniş ve dönüşüm pratiklerini tartışarak sonlandırdı. “Eleştiri hala önemlidir, ancak bunun ötesinde eyleme ihtiyaç vardır. Abdullah Öcalan’ın “Özgürlük Sosyolojisi” bu konuda güçlü dersler sunmaktadır” dedi. Akademisyen ve sosyolog Nazan Üstündağ ise toplumkırım kavramının, Abdullah Öcalan tarafından devlet yapıları ve sermayenin genişlemesi tarafından toplulukların özerkliğine ve kendilerini yeniden üretme yeteneklerine karşı yürütülen sürekli savaşa atıfta bulunmak için geliştirilen en önemli kavramlardan biri olduğunu belirtti. “Toplumkırım kavramı, toplumsal formların ahlak ve politika üretme kapasitelerinin nasıl ellerinden alındığını açığa çıkarmaktadır. Burada Öcalan’ın devlete karşı toplumsal olanı, merkeze karşı yerel olanı, sermayeye karşı halk ekonomisini ve hiyerarşiye karşı eşitliği karşı karşıya getirdiğini anlamak önemlidir. Öcalan toplumkırım sürecini tamamlanmış olarak görmemekte ve insanların bir araya gelerek, kendilerini örgütleyerek, geçmiş deneyimlere ve gelecek ütopyalarına başvurarak toplumkırıma karşı mücadele ettikleri çeşitli yollara işaret de etmektedir” dedi ve tüm bunları yakın zamanda gerçekleşen deprem üzerinden örnekledi. Maryam Fathi (Rojhilat) ise “Kadınkırımına Karşı Jin-Jiyan-Azadî” adlı konuşmasında, tarihte hiçbir dönemde kadınların kapitalizmdeki kadar derin ve katmanlı bir sömürüye maruz kalmadıklarını ve kapitalizmin ulus-devletle birlikte ataerkilliğin en kurumsallaşmış ifadesi olduğunu vurguladı. “Üstelik kapitalizm bir sistem haline gelirken, antipodu olarak görülebilecek ana-kadın kültürüne dayalı toplumları yok ederek işe başlamıştır. O halde ataerkil sistem ile kapitalizm arasındaki bağı nasıl tanımlamalıyız? Erkek egemen sistem kapitalist çağda neden ve nasıl en üst seviyeye ulaşmıştır? Bu bağlamda Rojhilat Kürdistan’ı ve İran’da neler oluyor? Ve antikapitalist karakteri olmayan bir kadın kurtuluş mücadelesi başarılı olabilir mi” soruları üzerinden önemli tartışmaları geliştirdi.

Sanatın devrimci mücadeleler açısından anlamı

Sanat oturumunda konuşmacılardan Mizgîn Tahir’in (Rojava) teknik sorunlardan dolayı katılamaması ile ciddi bir eksiklik ortaya çıktı.  Tartışmalarda, sanatın günümüzde devrimci hareketler ve mücadeleler açısından ne anlama geldiği ve eğer sanat bir özgürlük bilimi ise, o zaman sanat sömürgeci, modernite, ırksal, ataerkil, kapitalist çitlerinden nasıl kurtarılır üzerine yoğunlaşıldı. Rene Gabri ve Ayreen Anastas diğer katılımcılar ile beraber üstünlük ve ayrıma dayanmayan bir özgürlük nasıl ortaya çıkar sorusuna cevaplar aradı.

Entelektüel alanda devrimci atılımlar gerçekleştirmek

Eğitim oturumunda çok önemli tartışmalar konferansa damgasını vurdu. Andrej Grubacic (ABD) ise “politik agnotoloji bize özerk eğitimin görkemli tarihinin nasıl gizlendiğini ve nasıl geri kazanılabileceğini gösteriyor. Abdullah Öcalan’ın bize hatırlattığı gibi, geleceğe yönelik gerçek cömertlik, geçmişi araştırmak ve her şeyi bugüne vermekten ibarettir” dedi. John Holloway (Meksika) konuşmasında, “Sadece burada değil, tüm dünyada üniversiteler giderek artan bir şekilde hayata karşı paranın yanında yer alıyor. Tam da aksi yönde hareket etmenin, paraya karşı yaşam için mücadele etmenin bu kadar acil olduğu bir zamanda” vurgusunu yaptı. Ancak bu diğer yaşam için eğitimin tek başına olmadığını, bir geçmişi olduğunu, Rojava ve Zapatistalar’ın parlayan ışıklar olduğunu, bunun da küresel, çoklu mücadele biçimleriyle bağlantılı olduğunu söyledi. “Paraya karşı yaşam için eğitimden bahsettiğimizde, Rojava’daki ya da Chiapas’taki ve diğer pek çok yerdeki harika deneyimleri duymak son derece önemli. Ancak, nerede olursak olalım, sınıflarımızda ve seminerlerimizde, okullarımızda ve üniversitelerimizde eğitimi tersine çevirmek için bireysel ve kolektif olarak ne yaptığımızı, ne yapabileceğimizi sormak da çok önemlidir” dedi. Jineolojî Akademisinden Zozan Sima (Rojava) Kürt Özgürlük Hareketinin, insanlığın ve özellikle de Ortadoğu ve Kürdistan’ın bin yıllık eğitim geleneklerini yeniden hayata geçirmeye çalıştığını söyledi. Eğitimin devletin kontrolünden çıkarıldığını ve toplumun sorumluluğuna verildiğini söyledi. “Toplumu birey üzerinden, tarihi de bugün üzerinden anlamaya çalışmak temel yaklaşımdır. Varlığımızı şekillendiren coğrafi, kültürel ve dini çevremiz, aile yapımız, toplumsal gerçeklerimiz, cinsiyetimiz ve kişiliğimiz arasındaki bağlantıları kuran bir eğitim yöntemidir. İktidar sisteminin kişiliğimiz üzerinde yarattığı tahribat, eleştiri ve özeleştiri yöntemini bir araç olarak kullanarak her türlü sınıfsal, ataerkil ve sömürgeci mekanizmaya karşı bir mücadele yürütmemizi gerektiriyor” dedi ve ekledi: “Hakikatin en çok çarpıtıldığı bu çağda, entelektüel alanda devrimci atılımlar gerçekleştirmek elzemdir. Böyle bir entelektüel devrim, devlet dışı grupların zengin deneyimleri ve demokratik bir modernitede yeni sosyal bilimsel yaklaşım arayışları yoluyla gerçekleştirilebilir.” PKK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan’ın konferansa yolladığı video ise oldukça önemliydi. Duran Kalkan’ın konuşması paradigma değişikliği çerçevesinde liderlik ile rêberlik arasındaki fark ve devrimciliğin bunun üzerinden yeniden tanımı ve rolü üzerineydi. “PKK, radikal paradigma değişiminde liderlik tanımını da temelden yeniden düşündü, demokratik konfederalizmi demokratik ulusun bedeni -siyasi-askeri alan- olarak tanımlarken, parti liderliğini ruhu olarak adlandırmaktadır. Demokratik toplumun ya da demokratik ulus toplumunun ruhudur. Başka bir deyişle PKK, parti önderliğini düşünce, duygu ve eğitim gerçekliği olarak tanımlıyor. PKK’deki değişim bu şekilde gerçekleşmiştir” dedi.

Tabandan yukarıya doğru demokratik konfederalizm

Son oturum olan “Tabandan yukarıya doğru dünya demokratik konfederalizmi” tartışmalarında Manuel Rozental (Kolombiya) Abya Yala (Amerika kıtasına yerli halkların verdiği isim) süreçleri ile Kürt halkının Demokratik Konfederalizm, demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigması altında yürüttüğü mücadele arasında karşılıklı kapsamlı alışverişler, Toprak Ana ile özgürlük ve örgütlü eylem için hayati önem taşıdığını belirtti. Hindistan’dan gelen Ajay Kumar ise sömürgeci moderniteye karşı alternatiflerin halkların mücadelesi üzerinden yükseleceğini dile getirdi. Bu yılki konferans konuşmacılarının kadın ağırlıklı olduğunu görmek ve onların bir yandan Kürt kadınlarının özgürlük hareketinden etkilenerek hem özgünde hem de ortak mücadelede örgütlü biçimde yer almasının önemine işaret eden yorumlarını dinlemek oldukça önemliydi. Meksika Ulusal Yerli Kongresi (CNI) sözcüsü Marichuy ve İpereğ-Ayũ (kendini savunmasını bilen grup) hareketi koordinatörü Maria Leusa Kaba (Brezilya Amazon Ormanları), yine Guzmán Arroyo (Bolivya) bu konularda güçlü değerlendirmeler yaptılar. Birçok konuşmacı, bir yandan özgün örgütlenmeyi güçlendirirken, öte yandan ise dünya demokratik konfederalizm inşasının yani ortak mücadelenin nasıl daha da geliştirilebileceğinin büyük önem arzettiğini dile getirdi. Foza Yusif ise Rojava’daki özyönetimin halihazırda mücadele ettiği ilerlemeden ve demokratik yapıların sürekli olarak nasıl yansıtılması ve uyarlanması gerektiğinden bahsetti. “Ulus devlet aracılığıyla beynimiz bir çöle dönüşüyor, her şey sadece siyah ve beyaz oluyor, diğer tüm renkler yok oluyor, yok ediliyor” dedi. Demokratik konfederalizmin bizi bu görüşten kurtarabileceğini ve tüm insanların kendilerini örgütledikleri kapsamlı konsey yapılarını hayata geçirerek çeşitlilik içinde gerekli birliğin mümkün olabileceğini belirtti. Son oturumda Sayın Öcalan’dan derlediğimiz “Neden Demokratik Konfederalizm” metni ise oldukça ilgi gördü ve çoğu konuşmacı ve katılımcı bu metni çok önemli ve açıklayıcı bulduklarını söyleyerek bizden talep ettiler.

Güzelleşeceğiz, çünkü birlikteyiz ve beraber mücadele ediyoruz

Konferansın sonunda ise muazzam bir enerji, beraber her şeyi başarabilme hissiyatının öne çıktığını, gerek toplumumuzda, gerekse de katılımcılarda aslında ortak düşünme ve yapma ile hiçbir şeyin imkansız olmadığını yeniden ve yeniden deneyimledik. Hep beraber ise şunu haykırdık “Ne yaparsanız yapın, Abdullah Öcalan’ı tecrit edemezsiniz. Çünkü onun mücadelesi bizim mücadelemizdir. Bir kayanın ya da betonun çatlaklarından yeşeren çiçekler gibi, her türlü zulmün egemen olduğu bu dünyada yeşermemizi hiçbir şey engelleyemez. Güzelleşeceğiz, çünkü birlikteyiz ve beraber mücadele ediyoruz, bir araya gelmenin yeni biçimlerini bulmaktan vazgeçmiyoruz. Ve yaşam ve özgürlük yolunda birlikte yürümeye devam edeceğiz” dedik.