Yeter ki iyi, güzel ve doğrunun yörüngesinde kalalım

- Haskar Kırmızıgül
384 views
Şubat ayı hep karaydı bizim için. Bu yıl, 27 Şubat’tan bu yana ise başka renklerle hatırlamak imkan dahiline girdi. Önümüzü göremez olduğumuzda bize yeni bir yol açan Rêber Apo’nun çözümleriyle güneşin sarısını, geleceğe dair umutlarımızın büyüklüğüyle göğün mavisini, Kürde ve kadına dönük hiçleştirmeyi eşyanın doğasından sayanlara karşı, her şeyi doğal sınırlarına çekme çabasıyla  yeşili ve yaşamın kendisinin mücadeleyle anlamlı olduğunu idrak edişimizle  kırmızıyı da görür olduk. Her anını yoğunlukla ve derinlikle hissettiğimiz şu günlerin, bir yaratılış anı olduğunu biliyoruz. Şubat’ın kara perdesini yırtmak mümkün yani. En azından benim beklentim ve umudum bu…

Daha rafine halde sunulan çözümler

İmkan ve olanaklar daha elverişli. Reber Apo’nun, “Barış ve Demokratik Toplum” olarak somutlaştırdığı çağrısı ve manifestosunu -kendisinin ‘üçüncü doğuş’ olarak nitelendirdiği yoğunlaşmalarından kopuk ele alıp, yine tüketen bir pozisyona düşmediğimiz sürece- bu mümkün. Rêber Apo, tüm savunmalarıyla sistemin kendini konumlandırdığı ve kurumlaştırdığı her yerde, deyim yerindeyse iğne ucu kadar bir boşluk bırakmamacasına alternatif sundu. Üstelik bunu sadece teorik düzeyde değil; somut ve pratik önerileriyle yaptı. Bu nedenle daha rafine halde sunulan  bu çözümleri, Mesih’in kurtuluş müjdesi gibi algılamak, İmralı’daki yaratılış günlerine haksızlık olur.

Komünal yaşam, ulaşılmaz değil

Rêber Apo’nun, ezilen halkların, cinsin ve toplumsal kesimlerin tarihin çarkını kendi lehlerine döndüreceği; biricik, somut, basit ve anlaşılır biçimde önerdiği komünal yaşam, ulaşılmaz değil. Soyut da hiç değil. Bunları ilk defa duymuşuz gibi davranarak kendimizi kandırıyor olabilir miyiz?… Rêber Apo, Özgürlük Sosyolojisi’nde kapitalist topluma karşı alternatif olarak ahlaki ve politik toplumu önerdiğinde, bunu demokratik toplum ya da demokratik komünalite olarak sunmanın mümkün olduğunu söylemişti. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda ise, ‘Ahlaki ve politik toplum kavramı, komün değerlendirmesinin başka bir ifadesidir.’ diyor.

Hepimiz hem nedeniz hem de sonuç

Ol sebepten, kendimizi yeni bir fikri tartışmaya, anlamaya çalışan bir topluluk olarak tanımlama lüksümüz yok. Yirmi yıldan bu yana bizim için esas olması gereken komünleşmenin neden tali hale geldiğini, borçlu olduğumuz tüm değerlere ve kendimize izah etme zorunluluğumuz var. Birincisi; kendimizi ne bu sonuçlardan azade görmeli, ne de mevcut durumun sorumluluğunu herkese eşit pay etmeliyiz. Bireysel ve kollektif düzlemde katılımımızın bu sonuçlara etkisini, vicdan, bilinç, inanç ve bilimin ışığında sorgulamalıyız.  Yani hepimiz hem nedeniz hem de sonuç.

Ne o kadar ulaşılmaz, ne zor ne de çetrefilli

İkinci olarak, demokratik toplumu inşa etmeyi, büyük harfle başlayıp noktayla biten ya da dış etkenlerle kesintiye uğrayan bir süreç olarak görme yanılgımızın farkında olmalıyız. Rêber Apo, ‘Toplumsallık da komün demektir.’ diyerek, yeniden dolambaçlı cevaplar ve pratikler üretmemizin önünü aldı. Sahi, komünleşmek bu kadar ulaşılmaz ve çetrefilli mi? Yoksa yaşamımızı çepeçevre sarmış bir olgu mu? Komünleşmek, ne o kadar ulaşılmaz, ne zor ne de çetrefilli. Eğer iktidarcılığı, populizmi, erkek egemenlikli yaklaşımları, klasik toplumsal ilişkileri sonlandırma çabamızı mekan ve zamanla sınırlandırırsak, attığımız her adım şekilsel kalır ve demokratik toplum inşası, bir yap-boz tahtasına dönüşür. Komün, onunla yaşamayı bir  görev ya da gereklilikten öte, yaşamın kendisi, adeta damarda dolaşan kan kadar vazgeçilmez görenle  kurulabilir. Birbirinden uzak da olsalar, refleksleri, duyguları, tutumları ve analizleri aynı olan -YJA Star komutanı Şerda Mardin’in deyimiyle- ‘quarklar’ gibi hareket edenler var.  Ama aynı mekânda olduğu halde birbirini duymayan, bakmayan, hissetmeyenler de..

Toplumsallığın bedenleşmesi

Tüm bu handikaplarımıza rağmen, durumumuz hiç de umutsuz değil. Avantajlarımız azımsanmayacak düzeyde. Rêber Apo’nun, devlet-komün ikileminde kadınları kurucu özne olarak görmesi en büyük dayanağımız. Kadın etrafında oluşan değerlerin çalınmasıyla dağıtılan toplumsallığa karşı, yaşamın ve toplumsallığın ancak kadın etrafında yeniden inşa edilebileceği konusunda ikna olmuş bir topluluk var. Bu toplumsallığın bedenleşmesi, komünleşmenin gelişmesidir. Peki, nasıl mı? Kadın doğasının özellikleri, cevabı içeriyor. İyisi mi, ben hatırladıklarımı yazayım. Siz de bu anlatının neresinde durduğumuzu kaçmadan, kandırmadan, kanmadan ve korkmadan cevaplayın.

Özgürlük sorumluluktur

Özgürlük sorumluluktur. Kadınlar, mikro düzeyde -özgürlük hareketinin üyeleri ve çeperindeki toplumsallık içerisinde- geliştirdiği sağaltıcı, dönüştürücü ve güçlendiren ilişki tarzını topluma da pay eder. Bunu dikte ederek, konuşarak, “olması gerekeni” söyleyerek değil; dinleyerek, anlayarak, yüreğe dokunarak yapar. Politik alanla sınırlı kalmayıp, yaşamla bağı olan her yerde varlık göstererir. En önemlisi de, bu var olma halini bir “alan paylaşımı” ya da “karşıt pozisyonda durma”nın ötesine taşır. Köklerini daha derinlere salarak, dallarını yeşertir, çiçeklenir. Vaatler yerine sözleri, yetki yerine etkiyi, iktidar yerine güçlenmeyi, olmayı esas alır. Gücü, farklılığındadır. Bu, sisteme yenilmediğinin göstergesidir.

İyi, güzel ve doğrunun yörüngesinde kalmak

Kadınlar sıralama, kümeleme, sınıflandırma yapmaz; yaşamı bütünsel algılar.  Alanları öncelik ya da önem sırasına göre değil, toplumun ihtiyaçlarına göre örgütler. Keskin ve katı sınırlar koymazlar. Enerjileri akışkandır ve yaratıcıdır. Bu özellikler, iktidarın birikmesine değil; parçalanmasına yardımcı olur. Hızla motive olabilirler. ‘Kendisi basit, düşleri büyük insan”ın mucizesini gerçekleştirirler.  Bu özelliklerin her birini saydığımda, zihnimde bir yüz, bir isim beliriyor. Muhtemelen sizde de. Kişilerde somutlaşmış olması, bunun gerçekleşebilir olduğuna dair en güçlü emare. Ancak, tüm bu özellikleri bir kerede, tek bir kişide toplamak hayalcilikten öte, doğanın diyalektiğine aykırı. Zira doğa, mükemmel işleyişini uyuma ve tamamlayıcılığa borçludur. Yani, elde tohum var. Ama  onu nereye ekeceğimiz ve nasıl sulayacağımız, sonucu belirleyecektir. Yeter ki iyi, güzel ve doğrunun yörüngesinde kalalım.